J. Searle; Anlıklar, Beyinler ve Bilim
1
“Binlerce yıldır insanlar kendileri dışındaki evren ile aralarındaki bağıntıları anlamaya çalışmıştır. Günümüzdeki düşünürlerin çoğu, çeşitli nedenler ile, çözümü zor olan, bu sorunlara girişmeye istek duymuyor. Böylece bunlar çözümlenmemiş kalmayı sürdürüyor. Bu çalışmada biz bu sorunlardan kimini ele almaya çalışacağız.”
“En önemli sorun, insan olmak bakımından kendi sağduyusal imgemizi fiziksel dünya konusundaki genel bilimsel anlayışımız ile bağdaştırmanın çok zor olduğudur. Bilimin bize bilinçsiz, anlam taşımayan fiziksel parçacıklardan oluştuğunu bellettiği bir evrende, kendimizi, bağımsız, bilinçli, düşünen, ussal özneler olarak görüyoruz. Peki, bunları nasıl uzlaştıracağız? Evrenin yalnızca bilinçsiz fiziksel parçacıklardan oluşması ve aynı zamanda bilinç içermesi nasıl olabiliyor? Devimbilimsel bir evreni kendilerinde betileyebilen ve niyetli devinen şeyleri yani insanları nasıl içerebiliyor bu evren? Kısacası, yapısında anlam olmayan bir evren nasıl anlamlar taşıyor?”
“Andığımız sorunlar, daha güncel konulara da yansıyor: Bilgisayar bilimi ve yapay anlak (zekâ) alanındaki son çalışmaları nasıl yorumlamalıyız? Uslu aygıtlar üretmeyi amaçlayan bu çalışmalar, özel olarak, sayısal bilgisayar bize insan anlığı (zihni) konusunda uygun bir beti sunabilir mi? Neden genel olarak insan bilimleri bize, doğa bilimlerinin dışımızdakiler konusunda sundukları düzeyinde içgörüler sunamıyor? İnsanların davranış biçimleri konusunda onayladığımız sıradan, sağduyusal açıklamalar ile bilimsel açıklama biçimleri arasındaki bağıntı nedir?”
“Yazımızın ilk bölümünde, çok sayıda düşünürün çözümü en zor sorun olarak gördüğüne doğrudan girişmek istiyoruz: Anlığımızın evrende kendimizin dışındakiler ile bağıntısı nedir? Bu sorunun size tanıdık geleceğine inanıyorum. Bu geleneksel anlık (ruh) ile beden arasındaki bağıntı sorunudur. Günümüzde genel olarak şöyle karşımıza çıkar: Anlığın beyin ile bağıntısı nedir?”
“Anlık ile beden bağıntısı sorununun çok yalın bir çözümü sinirörgensel (nörofizyolojik) bilgimiz ile anlıksal durumların doğasından yani acılar, inançlar, istekler gibi konulardaki sağduyusal kavrayışımızdan kaynaklanan çözümdür. Ama bu çözümü size sunmadan önce anlık ile beden bağıntısını anlamanın çok çetin görünmesinin nedenini sormak istiyoruz. Neden bunca yıldan sonra hâlâ felsefe ve ruhbilimde anlık, beden bağıntısı sorununun çözümü sindirim ile mide bağıntısı sorununun çözümünden daha zor görünüyor? Bu bağıntı öbür yaşambilimsel olaylardan daha mı gizemli?”
“Bizce çözümlemenin zor olmasının bir bölümü, sorunu, günümüzde eskimiş onyedinci yüzyıl terimleri ile açıklamakta direşmemizden kaynaklanıyor. Lisans öğrencisiyken, felsefede anlık ile bağıntılı seçeneklerden hoşnut olmadığımızı anımsıyorum: Ya birci ya da ikici olabiliyordunuz. Birciyseniz, ya özdekçi ya da düşünceciydiniz. Özdekçiyseniz, ya davranışçı ya da fizikselci olabiliyordunuz v.b. Aşağıda anlatacaklarımızın amaçlarından biri de bu eski, yorgun ulamlardan kurtulmaya çalışmaktır. Dikkat ederseniz, sindirim, mide bağıntısı söz konusu olduğunda hiç kimse kendini birci olmak ile ikici olmak arasında seçim yapmak zorunda duyumsamıyor.”
“Descartes'dan sonra, anlık ile beden bağıntısı bütünü ile ayrımlı iki şey arasındaki bağıntı olarak açıklanıyordu. Bir yanda, düşünüler ve duygular gibi anlıksal şeyler vardı. Bunlar öznel, bilinçsel olup özdeksel olmayan şeyler olarak onaylanıyordu. Öte yanda, fiziksel şeyler vardı. Bunlar kütlesel, uzayda yer kaplayan ve öbür fiziksel şeyler ile neden, etki bağıntısı olan şeylerdi. Anlık, beden bağıntısı sorununa yönelik çoğu çözüm girişimi, bu tür şeylerden birinin olduğunu yadsımak ile sonuçlanıyor. Fiziksel bilimlerin başarıları göz önüne alındığında, bu aşamada anlıksal olanların değerini düşürme eğiliminin olması şaşırtıcı değil. Böylece, son zamanlardaki çoğu (davranışsalcı, işlevselci ve fizikselci gibi) özdekçi anlayış anlık diye bir şeyin varoluşunu yadsıyor; içsel öznel, bilinçli anlıksal durumlarımızın evrendeki öbür şeyler denli gerçek ve indirgenemez olduğunu onaylamıyor.”
“Peki, neden anlığı onaylamıyorlar? Neden pek çok kuramcı anlıksal olayların temel anlıksal ırasını yadsıyor? Eğer bu soruyu yanıtlayabilirsek, anlık ile beden sorununun neden bu kadar uzun süre çözümsüz kaldığını anlayacağımıza inanıyoruz. Anlıksal olayların dört özeli vardır ki, bunlar anlığı evreni özdeksel şeylerden oluşmuş gören bilimsel anlayışımıza uydurmayı olanaksız kılmıştır. Anlık ile beden sorununu gerçekten zorlaştıran da bu dört özeldir. Bunlar o denli zor duruma sokucudur ki, felsefe, ruhbilim ve yapay anlak alanlarındaki birçok düşünürü anlık konusunda garip, inandırıcı olmayan anlatımlara yöneltmiştir.”
“Bu özellerin birincil önemde olanı bilinçtir. Bu yazıyı yazıldığı sırada yazan ve okunduğu sırada okuyan, her iki kişi de bilinçlidir. Evrenin böylesine bilinçli anlıksal durumlar ve olaylar içermesi evrenin yalın bir gerçeğidir. Ama fiziksel dizgelerin nasıl bilinçli olabileceğini anlamak zordur. Böyle bir şey nasıl olabilir? Kafatasının içindeki şu gri beyaz vıcık vıcık özdek nasıl bilinçli olabilir?”
“Bizce bilincin varolmasına şaşakalınmalıdır. Bilincin olmadığı bir evren konusunda biraz düşündüğümüzde onun, gerçekten, anlamsız bir evren olacağını kavrarız. Bilinç insanın varoluşunun temel gerçeğidir. Çünkü onsuz varoluşumuzun öbür bütün insansal özelleri ortaya çıkmazdı. Bu arada, çağdaş felsefe ve ruhbilim tartışmalarının bilinç konusunda bize anlatacak çok az ilginç bilgi içermesinin utanılacak bir şey olduğunu düşünüyoruz.”
“Anlığın ikinci önemli özeli, düşünürlerin ve ruhbilimcilerin niyetlenme diye adlandırdığı özeldir; Bu, anlığımızın kendi dışındaki şeylere ve durumlara yönelmesi, onlar ile bağıntılı olarak bir şeyi yapmayı tasarımlaması, düşünmesi, yapmaya niyetlenmesidir. Bu arada, niyetlenme yalnızca niyetleri değil, aynı zamanda inançları, istekleri, umutları, korkuları, sevgiyi, nefreti, şehveti, iğrenmeyi, utancı, gururu, sinirlenmeyi, eğlenceyi ve anlık dışındaki evreni anlatan veya onun ile bağıntılı bütün durumları da kapsar. Şimdi, niyetlenme konusundaki sorun, bilinç konusundaki soruna çok benziyor. Kafamızdaki bir şey nasıl başka bir şey ile bağıntılı olabiliyor, ona göndermede bulunabiliyor? Sonuçta, kafatasının içindeki bu şeyler, tıpkı özdeksel şeylerin olduğu gibi boşluktan ve atomlardan oluşur. Peki, kaba bir anlatım ile bu atomlar nasıl gösterge olabiliyor?”
“Anlığın, bilimsel gerçek anlayışı içinde yer alması zor olan, üçüncü özeli, anlıksal durumların öznel olmasıdır. Bu öznel olma, kendi ağrılarımızı duyumsayabiliriz ama başkalarınınkini duyumsayamayız örneği ile anlatılır. Evreni biz kendi gördüğümüz gibi görüyoruz; siz de kendi gördüğünüz gibi görüyorsunuz. Kendimizin ve içsel anlıksal durumlarımızın, öbür insanların benlerinden ve anlıksal durumlarından bütünü ile ayrımlı olduğunun ayırtındayız. 17. Yüzyıldan sonra gerçeği, bütün yetkin gözlemciler için eşit derecede erişilebilir olması gereken bir şey olarak onaylamaya başladık. Yani gerçeğin nesnel olması gerektiğini düşünüyoruz. Peki, öznel anlıksal olayları, bütünü ile nesnel olan bilimsel gerçek anlayışı ile nasıl bağdaştıracağız?”
“Son olarak, dördüncü bir özel var: Anlıksal olarak neden olma. Hepimiz, sağduyu gereği, düşüncelerimizin, duygularımızın ve niyetlenmemizin fiziksel evrende, gerçekte bir etkisi olduğunu varsayıyoruz. Örneğin, kolumu kaldırmaya niyetleniyorum ve kolum kalkıyor. Anlıksal olan şeyler fiziksel şeyleri nasıl etkileyebiliyor? Düşüncelerimiz ve duygularımız beynimizde ve sinirgözesel dizgemizin geri kalanında kimyasal etkiler mi yaratıyor? Böyle bir şey nasıl olur? Yoksa düşüncelerin aksonları sarabildiğini, dentritleri sallayabildiğini veya göze zarından içeriye sızıp göze çekirdeğini etkileyebildiğini mi onaylamalıyız?”
“Anlık ile beyin arasında etkileşim bağıntısı kurulmadıkça, anlığın önemsiz olduğu, dalganın devinimine köpüğün neden olması denli önemsiz olduğu görüşü ile baş başa kalmaz mıyız? Sanırım köpük bilinçli olsaydı, kendi kendine şöyle düşünebilirdi: Bu dalgaları bütün gün kıyıya vurdurmak ve yeniden geriye çekmek ne denli zor bir iş. Ama biliyoruz ki köpük dalgaların kıyıya vurmasında önemli bir rol üstlenmiyor. Anlıksal yaşamımızın fiziksel gerçeğin dalgasındaki bir köpükten daha önemli olduğunu nereden çıkarsıyoruz?”
“Bilinç, niyet, öznel olma ve anlıksal olarak neden olma; bu dört özel, anlık ile beden bağıntısı sorununun çözümünü zorlaştıran ögelerdir. Böyle olmak ile beraber, bunların hepsinin anlıksal yaşamımızın gerçek özelleri olduğunu savlıyoruz. Her anlıksal durumda bunların tamamı bulunmaz. Ama anlık ve anlık ile beden bağıntılarının doyurucu bir açıklaması, bu dört özeli de hesaba katmalıdır. Kuramınız bunlardan herhangi birini yadsıma ile sonuçlanır ise, bir yerde yanlış yapmışsınız demektir.”
“Anlık ile beden bağıntısı sorununu çözmeye yönelik ilk savımız şudur: Bilinçli veya bilinçsiz, görsel veya işitsel bütün anlıksal olaylar, ağrılar, gıdıklanmalar, kaşıntılar, düşünceler ve aslında, bütün anlıksal yaşantımız, beyinde gerçekleşen süreçlerden kaynaklanır.”
“Örneğin, ağrıları ele alalım: Güncel görüşlere göre, ağrı bildirim uyarıları, en az iki tür lifin aracı olması ile duyusal sinir uçlarından omuriliğe iletilir. Batma duyumsamasında uzmanlaşmış delta A lifleri ve yanma ve ağrı duyumsamasında uzmanlaşmış C lifleri omurilikte Lissauer yolu denen bir bölgeden geçerek omuriliğin sinir gözelerinde sonlanır. Bildirim uyarıları omurilik yolu ile beyne girer. Ağrı duyumsaması, beynin orta bölümünde beyin kabuğu ve duyu bölgeleri arasındaki iletişimi ve yönetimi sağlayan yapıların uyarılması ile ortaya çıkıyor gibi görünmektedir.”
“Amacımız doğrultusunda üzerinde durmamız gereken nokta şu: Ağrı duyumsamalarımız, sinir uçlarından başlayıp duyusal uyarıların geçtiği ana merkez ve beynin öbür bölgelerinde sona eren bir dizi olaydan kaynaklanıyor. Gerçekten de, duyumsamalar söz konusu olduğunda, merkezsel sinirgözesel dizgedeki olaylar ağrıya neden olmak için yeterlidir. Ağrı için geçerli olanlar bütün öbür anlıksal olaylar için de doğrudur. Kaba bir anlatım ile merkezsel sinirgözesel dizgenin hepsini beynin bir parçası sayarsak, anlıksal yaşantımız, düşüncelerimiz ve duygularımız beyindeki süreçlerden kaynaklanıyor. Dış olaylar beyinde bir şey oluşturmasaydı anlıksal olaylar olmazdı. Ama beyinde bir şeyler olduğunda, dış uyaran olmasa da, anlıksal olaylar yaşanabilir.”
“Eğer ağrılar ve öbür anlıksal olaylar beyindeki süreçlerden kaynaklanıyor ise bunların gerçekte ne olduğunu bilmek istiyoruz. Ağrılar söz konusu olduğunda, belirgin yanıtımız bunların hoş olmayan, kaçınılacak türden duyumsamalar olduğudur. Ama bu yanıt ağrıların bizim genel evren algımıza ve anlayışımıza nasıl uygun düştüğünü anlatmadığından bize doyurucu gelmiyor. Burada ilk savımıza yani ağrıların ve öbür anlıksal olayların beyindeki süreçlerden kaynaklandığı savına ikinci bir sav eklememiz gerekiyor: Ağrılar ve öbür anlıksal olaylar beynin (ve belki de merkezsel sinirgözesel dizgenin geri kalanının) özelleridir.”
“Bu bölümde amaçladıklarımızdan biri, şu iki önermenin, ağrılar ve öbür anlıksal olaylar beyindeki süreçlerden kaynaklanır ile ağrılar ve öbür anlıksal olaylar beynin özelleridir önermelerinin nasıl birlikte doğru olabileceğini göstermektir. Beyinlerin anlıklara neden olması ve anlıkların beyinlerin özelleri olması nasıl aynı anda olanaklıdır? Bizce bu iki önermenin birlikte doğru olabileceğini görememek, anlık, beden sorununa bir çözüm bulunmasını engellemiştir. Eğer anlıksal ve fiziksel olayların neden, sonuç bağıntıları var ise, biri öbürünün özeli nasıl olabilir? Bu, anlığın kendi kendinin nedeni olduğu anlamına gelmez mi?”
“Neden, sonuç bağıntısı yanlış anlaşılıyor. A'nın B'ye neden olduğu her durumda iki ayrı olay olduğu, birinin neden, öbürünün sonuç olarak tanımlanması gerektiği, bütün neden, sonuç bağıntılarının bilardo toplarının çarpışması gibi işlediği düşünülüyor. Beyin ile anlık arasındaki nedensel bağıntıların bu kaba örneği, bizi bir tür ikici yaklaşıma yönlendiriyor. Bir özdeksel evrendeki fiziksel olayların, gene bir özdeksel evrendeki anlıksal olaylara neden olduğunu düşünüyoruz ki bu bize yanlış geliyor. Bu hatayı gidermenin yolu daha gelişmiş bir neden, sonuç bağıntısı anlayışı edinmektir. Bunu yapmak için anlık ve beyin arasındaki bağıntılardan bir süre uzaklaşarak doğadaki öbür bazı nedensel bağıntıları gözlemlemeliyiz.”
“Fizikte özdeksel dizgelerin küçücük (mikro) düzeydeki ve büyük (makro) düzeydeki özellerinin birbirinden ayrılması söz konusudur. Her nesne küçücük parçalardan oluşur. Parçacıkların, molekül ve atom düzeyinde olduğu denli, atom altı parçacıklar düzeyinde de özelleri vardır. Ama her nesnenin ayrıca masanın katı olması, suyun sıvı olması, bardağın saydam olması gibi bazı özelleri de vardır. Bunlar fiziksel dizgelerin dış görünüşsel (kılıksal), genel özelleridir. Bu tür birçok kılıksal genel özel, küçücük düzeydeki ögelerin davranışı ile nedensel olarak açıklanabilir. Örneğin, şu masanın katılığı, onu oluşturan moleküllerin örgüsü ile açıklanabilir. Benzer tarzda, suyun sıvılığı H2O molekülleri arasındaki etkileşimlerin doğası ile açıklanıyor. Büyük düzeydeki özeller, küçücük düzeydeki ögelerin davranışları ile nedensel olarak açıklanmaktadır.”
“Anlattığımıza, sıvı, katı gibi özellerin küçücük yapının özelleri ile özdeş olduğu söylenerek karşı çıkılabilir. Isının moleküllerin ortalama devinimsel gücü ile özdeşleştirilmesi gibi, katıyı moleküllerin kafes düzenindeki yapısı olarak tanımlayabiliriz. Bu karşı çıkış bize doğru geliyor, ama önerdiğimiz çözümlemeyi yadsıyan bir karşı çıkış değil bu. Bilimin ilerlemesinin bir özeli, başlangıçta dış görünüşsel özeller bakımından açıklanan bir şeyin, daha sonra bunların nedeni olan küçücük düzeydeki yapı bakımından açıklanmasıdır. Bu neden ile katı örneğinde, önümüzdeki masa, sert olması, basınca dayanması, betikleri taşıyabilmesi nedeni ile katıdır. Bunlar, katının sağduyusal nedenidir. Bilimsel bir yaklaşım ile ise katı çıplak göz ile görülebilen anılan özellerin nedeni olan küçücük (mikro) düzeydeki yapıdır.”
“Yukarda söylediklerimizi anlığa uyguladığımızda, bize göre, anlığın beyin ile olan bağıntılarını beynin anlıksal durumları oluşturma işlevi açısından açıklamakta hiçbir zorluk yok. Tıpkı suyun sıvı olmasının küçücük düzeydeki ögelerin davranışından kaynaklanması ve aynı zamanda küçücük ögeler dizgesinde gerçekleşen bir özel olması gibi, anlıksal olaylar da neden olduğu ve gerçekleştiği anlamında beyindeki sinirgözesel süreçlerden kaynaklanıyor ve aynı zamanda sinirsel gözelerden oluşan dizgede gerçekleşiyor. Tıpkı herhangi bir fiziksel dizge konusunda küçücük, büyük ayrımına gereksinme duyduğumuz gibi, beyin için de buna gereksinme duyuyoruz. Her ne denli bir parçacık dizgesinin 10°C olduğunu, katı olduğunu ya da sıvı olduğunu söyleyebilsek de, herhangi bir parçacığın katı, sıvı, 10°C olduğunu söyleyemeyiz. Örneğin, şu bir bardak suyun bir molekülüne bu sıvıdır diyemem.”
“Şimdiye değin anlattıklarımız bağlamında belirli bir beyin için bilinçli veya ağrıyor diyebiliriz, ama beyindeki bir ağrıyan sinirgözesinden (nörondan) söz edemeyiz. Beynin çalışması konusunda çok sayıda deneysel gizem olmasına karşın, anlık ile beyin arasındaki bağıntıyı doğanın geri kalanından öğrendiğimiz terimler ile açıklamanın önünde mantıksal, felsefesel veya doğaötesel hiçbir engel yok. Doğada, bir olayın yüzeysel özellerine, hem bir küçücük (mikro) yapının neden olması ve hem de bu küçücük yapıda bu özellerin bulunması denli yaygın bir şey yok. Bunlar tamıtamına anlık ile beyin arasındaki bağıntının sergilenmesidir.”
“Şimdi, anlık ile beyin bağıntısı sorununu çözmeye yönelik her girişimin karşı karşıya kaldığı dört soruna geri dönelim. Birincisi, bilinç nasıl olanaklıdır? Bir şeyin nasıl olanaklı olduğunu açıklamanın en iyi yolu, onun gerçekte nasıl ortaya çıktığını göstermektir. Ağrıların aslında talamusta ve duyusal beyin kabuğunda süren sinirörgensel süreçlerden nasıl kaynaklandığı konusunda bir taslak vermiştik. Ama neden birçok insana bu tür bir yanıt yeterli gelmiyor? Bilim tarihinin daha önceki bir sorunu ile bir benzeşim kurarak bu yetersiz bulma duygusunu ortadan kaldırabileceğimizi sanıyoruz.”
“Uzun süre çok sayıda yaşambilimci ve felsefeci, yaşamı bütünü ile yaşambilimsel (biyolojik) gerekçeler ile açıklamanın olanaksız olduğunu düşündüklerinden, özdeksel süreçlere ek olarak başka bir ögenin gerekli olduğunu, cansız olan özdeğe yaşam vermek için bir tür yaşam gücünün varsayılmasını zorunlu gördüler. Bugün, yakın tarihe değin yaşamsalcılık (vitalizm) ile mekanikçilik arasındaki tartışmanın ne denli yoğun olduğunu anlayamayız. Bugün artık bu konular işlenmiyor. Neden? Bizce bunun nedeni mekanikçiliğin kazanıp yaşamsalcılığın kaybetmesi değil, canlı örgenlerin ıralayıcı özellerinin yaşambilimsel olanlarını daha iyi anlamaya başlamamızdır.”
“Canlıların ıralayıcı özellerinin yaşambilimsel (biyolojik) bir açıklaması olduğunu kavradığımızda canlı özdek bize gizemli gelmiyor. Bilinç konusundaki tartışmalarımızda da benzer özeller geçerli olmalı. Beynin, bu yulaf ezmesi dokulu özdeğinin bilinçli olması, tıpkı kalsiyum çerçeveye yapışmış nükleoprotein (protein DNA veya RNA birleşmesi) molekülleri dermesi olan bir başka özdek yığınının canlı olması gibi, ilkede gizemli görünmemelidir. Kısacası, gizemi ortadan kaldırmanın yolu süreçleri anlamaktır. Henüz süreçleri tam olarak kavramadık, ama genel ıralarını biliyoruz. Genelenen sinirsel gözeler arasında ve belki de beynin öbür özellerinde bilinci oluşturan belirli elektriksel kimyasal süreçler gerçekleştiğini biliyoruz.”
“İkinci sorunumuz atomların niyetli; bir şey ile bağıntılı olabilmeleriydi. İlk sorunumuzda olduğu gibi, bir şeyin olanağını açıklamanın en iyi yolu onun nasıl oluştuğunu göstermektir. Bu durumda, susama duyumsamasını ele alalım. Susama hipotalamusta (bedensel işlevleri düzenleyen beyindeki yapı) sinir tetiklenmeleri dizimleri yolu ile oluşuyor. Bu tetiklenmeler hipotalamustaki damar daraltıcı kimyasal özdek etkisi ile oluşur ve bu özdek de böbreklerce salgılanan renin’ce bireştirilir. Susama merkezsel sinir dizgesinde bir dizi olay ile oluşuyor. Susamak, su içmek istemektir ve bu neden ile niyetlidir. Susamanın içeriğini nasıl doyurulduğu belirler ve onda niyetli olmaya özgü öbür bütün özeller de bulunur.”
“Yaşam ve bilinç gizemlerinde olduğu gibi, niyet gizemini kavramanın yolu, olayların yaşambilimsel süreçlerce nasıl oluşturulduğunu ve aynı zamanda yaşambilimsel dizgelerde nasıl gerçekleştiğini olabildiğince ayrıntılı bir biçimde tanımlamaktır. Görsel ve işitsel deneyimler, dokunsal duyumsamalar, acıkma, susama ve cinsel istek, hepsi beyinsel süreçlerce oluşturulur ve beynin yapısında gerçekleşir ve hepsi niyetli olaylardır.”
“Doğanın gizemleri konusundaki duyarlılığımızı yitirmemiz gerektiğini söylemiyoruz. Tam tersine, anlattıklarımızın hepsi bir anlamda şaşılası örneklerdir. Ama bunlar evrenin öbür şaşırtıcı özellerinden, örneğin yerçekiminden, ışık ile bireştirme (fotosentez) sürecinden veya Samanyolu'nun büyüklüğünden, ne daha fazla ne de daha az gizemlidir. Üçüncü sorunumuz olan anlıksal durumların öznel olmasını, gerçek evreni nesnel gören anlayış içinde nasıl barındırabiliriz?”
“Bizim görüşümüze göre, gerçeğin tanımının öznel kavramını dışlaması gerektiğini varsaymak yanlıştır. Eğer bilim evren konusunda anlatabileceğimiz nesnel ve dizgesel gerçeklerin bir araya getirilmesinin adı ise o zaman öznelin varoluşu, öbür bütün nesnel bilimsel gerçekler denli nesnel bir bilimsel gerçektir. Evrenin bir bilimsel açıklaması, şeylerin nasıl olduğunu tanımlamaya çalışıyor ise o zaman bunu özellerinden biri de anlıksal durumların öznel olmasıdır. Çünkü yaşambilimsel evrimin belirli türde yaşambilimsel dizgeler, yani insan ve bazı hayvan beyinleri gibi öznel olan dizgeler ürettiği apaçık bir gerçek. Bizim şu anki bilinç durumumuz beynimizin bir özelidir, ama bilinçli yönleri bizlerce, başkalarının erişemeyeceği bir tarzda, erişilebilirdir.”
“Öznelin olması yaşambilimin nesnel bir gerçeğidir. Bilimi hazırda bulunan bilimsel kuramların belirli özelleri ile tanımlamaya çalışmak bizi yanlışa düşürür. Bu dar görüşün bir önyargı olduğu anlaşıldığında ancak, her türlü gerçek alanı dizgesel bir araştırmanın konusu olur. Öznel anlıksal durumların bulunduğundan kuşkumuz yok. Çünkü bizler şu anda anlıksal durumlarımızdayız. Eğer öznel olma gerçeği bilimin belirli bir tanımına aykırı ise o zaman bırakmamız gereken gerçek olan değil, gerçeğin o tanımıdır.”
“Dördüncüsü, anlıksal nedensel olma sorunu, şu sıradaki amacımız için, anlıksal olayların fiziksel olaylara nasıl neden olabileceğini açıklamaktır. Örneğin, bir düşünce denli kütlesiz ve geçici bir şey bir eyleme nasıl yol açabilir? Yanıt, düşünceler kütlesiz ve geçici değildir olacak. Bir düşünceniz olduğunda, aslında beyin etkinliğiniz gerçekleşmektedir. Beyin etkinliği, örgenbilimsel süreçler yolu ile bedensel devinimlere neden olur. Anlıksal durumlar, beynin özelleri olduğundan, anlıksal terimler ile daha üst bir düzey ve örgenbilimsel terimler ile daha alt bir düzey olmak üzere iki düzeyde açıklanır.”
“Çekiç ile bir çivinin çakılmasını gözümüzün önüne getirelim. Hem çekiçin hem de çivinin belirli bir tür katılığı vardır. Pamuktan veya tereyağından yapılmış çekiç benzerleri bu işe yaramaz. Sudan veya buhardan çekiç oluşturulamaz. Katı olmak çekiç olmanın gerçek bir nedensel özelidir. Ama katının kendisi küçücük (mikro) düzeydeki parçacıkların davranışından kaynaklanır ve küçücük ögelerden oluşan dizgede gerçekleşir. Beyinde biri anlıksal süreçlerin büyük (makro) düzeyi ve öbürü sinirgözesel süreçlerin küçücük düzeyi olmak üzere iki nedensel gerçek tanımlama düzeyinin olması, çekiçin iki nedensel tanımlama düzeyinin olmasına benzetilebilir.”
“Örneğin bilinç, olayların gerçekleşmesine neden olabilen beynin gerçek bir özelidir. Kolumuzu kaldırma eylemi gerçekleştirmeye yönelik bilinçli girişimimiz, kolumuzun devinimine neden olur. Üst düzeydeki açıklamada, kolumuzu kaldırma niyeti kolun devinimine neden olur. Ama alt düzeydeki açıklamada, bir dizim sinirgözesel tetikleme, kasların kasılması ile sonuçlanan bir olaylar zincirini başlatır. Çivi çakma örneğinde olduğu gibi, aynı olaylar dizisinin iki açıklama düzeyi vardır. Her ikisi de nedensel olarak gerçektir ve daha üst düzeydeki nedensel özeller, hem daha alt düzeydeki ögelerin yapısından kaynaklanır hem de bu yapıda gerçekleşir.”
“Özetlersek, anlık ve beden etkileşim durumundadır, ama iki ayrımlı şey değildir. Çünkü anlıksal olaylar beynin özelleridir. Bu anlayışı ıralamanın bir yolu, onu hem fizikselcinin hem de anlıksalcının savı olarak görmektir. Katıksız fizikselciyi, evrendeki her şeyin özellerinin ve bağıntılarının bulunduğu fiziksel parçacıklar vardır görüşü ile tanımlayalım. Katıksız anlıksalcı görüşü ise anlıksal olaylar gerçekten vardır olarak tanımlayalım. Anlıksal durumlar gerçekten vardır. Bunların bazıları bilinçlidir; çoğunun niyeti vardır; hepsi özneldir ve çoğu dünyadaki fiziksel olayları belirlemede nedensel olarak işlev görür. Şimdi savımız çok yalın olarak anlatılabilir: Katıksız anlıksalcı görüş katıksız fizikselci görüş ile tutarlıdır. Gerçekten, evrenin nasıl işlediği konusunda bildiğimiz kadarı ile bu iki görüş beraber yalnızca tutarlı değil, aynı zamanda doğrudur da.”
2
“Önceki bölümde, sözde anlık, beden sorununa bir çözümün, en azından, ana çizgilerini sunduk. Beynin nasıl işlediğini ayrıntılı olarak bilmesek de beyin süreçleri ile anlıksal süreçler arasındaki genel bağıntılar konusunda bilgi edindik. Anlıksal süreçler, beynin ögelerinin davranışından kaynaklanıyor ve bu ögelerden oluşan yapıda gerçekleşiyor. Bizce bu yanıt yaşambilimsel olaylara yönelmiş ortalama bilimsel yaklaşımlar ile tutarlıdır ve anılan soruna, bir tür sağduyuya uygun yanıt olmasına karşın, az sayıda kişinin benimsediği bir görüştür. Felsefe, ruhbilim ve yapay anlakta egemen olan görüşe göre ise insan beyninin çalışması sayısal bilgisayarların çalışmasına benzer. En uçtaki egemen görüşte beyin yalnızca bir sayısal bilgisayar ve anlık da yalnızca bir bilgisayar yazılımıdır.”
“Koyu yapay anlakçı görüş diye adlandırdığımız yaklaşımda, insan anlığında aslında yaşambilimsel hiçbir şey yoktur. Beyin, insan anlığını oluşturan yazılımları sürdürebilecek, sonsuz sayıda ayrımlı donanımlı bilgisayardan yalnızca biridir. Bu görüşe göre, doğru yazılımı ve doğru girdileri ve çıktıları olan herhangi bir fiziksel dizgenin, tıpkı bizim anlığımız gibi bir anlığı olacaktır. Örneğin, eski bira kutularından yel ile çalışan bir bilgisayar yapsanız bunun; eğer doğru yazılım yüklü ise, bir anlığı olmak zorundadır; düşüncelerin ve duyguların olmasının tek yolu geçerli bir yazılım ile çalışan bir düzenektir.”
“Koyu yapay anlakçı görüşü savunanların çoğu, henüz anlık düzeyinde donanımların ve yazılımların tasarımlanmadığını düşünüyor. Ama bilgisayar bilimcilerinin ve yapay anlak (zekâ) çalışanlarının insan beynine ve anlığına eşdeğer donanım ve yazılımları tasarımlamasının yalnızca zaman sorunu olduğu konusunda, nerede ise, bir genel düşünü egemen.”
“Yapay anlak alanının dışından birçok insan, böyle bir görüşe inanabilen birinin olduğunu bulgulamaktan şaşkın. Bu yüzden, eleştirmeden önce, size bu alandaki insanların gerçekten söyledikleri şeylerden birkaç örnek verelim. Carnegie-Mellon Üniversitesi'nden Herbert Simon, sözün tam anlamı ile düşünebilen aygıtlarımız olduğunu söylüyor: Gelecekteki bir aygıtı beklemeye gerek olmadığını, şimdiki sayısal bilgisayarların da tamıtamına bizler gibi düşündüğünü savlıyor. Felsefeciler yüzyıllardır bir aygıtın düşünüp düşünemeyeceğini tartışıyorlardı. Böylece şimdiden düşünen aygıtlarımız olduğunu (?) bulguluyoruz.”
“Herbert Simon'ın iş arkadaşı Alan Newell, anlağın yalnızca fiziksel göstergeleri işlemleme sorunu olduğunun bulgulandığını savlıyor. Anlağın herhangi bir özel yaşambilimsel veya fiziksel donanım ile temelde bir bağıntısı yoktur. Tersine, fiziksel göstergeleri doğru bir tarzda işlemleyen her dizgenin, insan anlağı ile aynı gerçek anlamda, anlağı vardır. Freeman Dyson'ın, evrim söz konusu olduğunda, bilgisayarların bizden daha üstün olduğunu söylediği aktarılıyor: Bilinç yalnızca biçimsel süreçlerden oluştuğundan, bilgisayarlarda bu biçimsel süreçler, soğuyan bir evrende yaşamda kalma konusunda bizden çok daha yetenekli özdeklerde sürebilir.”
“Marvin Minsky, yeni kuşak bilgisayarların bizi evcil hayvan olarak onaylarlar ise kendimizi talihli duyumsayacağımız denli anlaklı olacağını söylüyor. Sayısal bilgisayar adına söylenen abartılı savlardan biri de yapay anlak terimini bulgulayan John McCarthy'den geliyor. McCarthy, ısıdenetirler (termostatlar) denli yalın aygıtların bile inançları olduğunu söylüyor: Sorun çözme yeteneği olan hemen her aygıtın inançları vardır: Isıdenetirimin burası çok sıcak, burası çok soğuk ve burası tam gereken ısıda diye üç inancı vardır diyor. Felsefesel savların tersine, böylesine sözler çok açık, yalın ve kesin bir çürütmeye olanak tanıyor. Bu bölümde ileri süreceğimiz çürütme böyle.”
“Çürütmemizin doğasının, bilgisayar uygulayımbiliminin (teknolojisinin) herhangi bir aşaması ile hiçbir bağıntısı yoktur. Bu noktayı vurgulamak önemli çünkü her zaman sorunlarımızın çözümünün henüz oluşturulmamış bir uygulayımsal üstün nitelli şeyi beklemesi gerektiği düşüncesine kapılma eğilimi vardır. Çürütmemiz herhangi bir uygulayım durumundan bütünü ile bağımsız, sayısal bilgisayarın tanımı ile sayısal bilgisayarın ne olduğu ile bağıntılıdır.”
“Sayısal bilgisayar konusunda temel olan, işlemlemelerinin bütünü ile biçimsel olarak belirtilebilmesidir. Yani, bilgisayarın çalışmasındaki aşamaları soyut göstergeler, örneğin bir şerite basılmış 0 ve 1 dizimleri cinsinden belirtiriz. Örneğin, bir bilgisayar kuralı, bir aygıt belirli bir durumda olduğunda ve şeritinde belirli bir gösterge bulunduğunda, belirli bir işlemlemeyi gerçekleştireceğini, örneğin göstergeyi sileceğini veya başka bir gösterge basacağını ve ardından şeriti bir kare sola kaydırarak başka bir duruma geçeceğini belirler. Ama göstergelerin hiçbir anlamsal içeriği yoktur; hiçbir anlam ile bağıntılı değildir. Bütünü ile sözdizimsel yapıları açısından belirtilmeleri gerekir. Örneğin, sıfırlar ve birler sayıları bile göstermez. Aslında, sayısal bilgisayarları bu denli güçlü kılan da bu özelidir. Aynı tür donanım, uygun tarzda tasarımlanmış ise sınırsız sayıda ayrımlı yazılımı oluşturmak için kullanılabilir ve aynı yazılım, sınırsız sayıda ayrımlı donanımda çalıştırılabilir.”
“Ama yazılımların bütünü ile sözdizimsel olarak tanımlanmaları, anlıksal süreçler ile yazılım süreçlerinin özdeş olduğu görüşü bakımından ölümcüldür. Anlıklı olmak, sözdizimsel süreçleri olmaktan daha fazlasını gerektirir. İçsel anlıksal durumlarımızın, tanımı gereği, belirli türde içerikleri vardır. Eğer Antalya’yı düşünüyorsak veya soğuk bir bira içmek istiyorsak her durumda anlıksal durumumuzun, biçimsel özellerine ek olarak belirli bir içeriği vardır. Yani, düşüncelerim bana gösterge dizimleri durumunda gelse de, düşüncenin soyut dizimlerden fazlası olmalıdır, çünkü dizimlerin kendilerinde bir anlamları yoktur. Eğer düşüncelerim bir şey konusunda ise dizimlerin, düşünceleri o şeyler konusunda yapan, bir anlamı olmalıdır. Kısacası, anlığın bir sözdiziminden daha fazlası, bir anlamsallığı vardır. Hiçbir bilgisayar yazılımının kesinkes bir anlık olamamasının nedeni, bir bilgisayar yazılımının salt sözdizimsel olması anlıkların ise anlamsal olmasıdır; onların anlamsal bir içeriği vardır.”
“Bir bilgisayar yazılımcısı topluluğunun, bir bilgisayarın Çince’yi anlamaya öykünmesini sağlayacak bir yazılım geliştirdiğini varsayalım. Örneğin, bilgisayara Çince bir soru girilir ise, bilgisayar soruyu belleğinde veya veri tabanında eşleştirecek ve Çince olarak uygun çıktılar üretecektir. Diyelim ki, bilgisayarın yanıtları anadili Çince olan birinin yanıtları denli iyidir. Peki, buna dayanarak bilgisayarın Çince’yi anladığını mı söyleyeceğiz? Çince bilen insanların Çince’yi anladığı gibi Çince’yi gerçekten anlıyor mu?”
“Çince göstergeler ile dolu kutular bulunan bir odaya kilitlendiniz diyelim. Size bu göstergeleri işletimlemek için bildiğiniz dilde bir kural betiği verilmiş olsun. Kurallar, göstergelerin işletimlenmesini anlamsal olarak değil bütünü ile biçimsel olarak, sözdizimleri açısından belirtsin: Bir numaralı kutudan şöyle bir gösterge alın ve onu iki numaralı kutudan alacağınız şöyle bir göstergenin yanına koyun. Varsayalım ki kutuların dışında başka Çince göstergeler de var ve onları odadan atmanız için size daha fazla kural veriliyor. Odanın dışındaki kişilerin odada bulunan göstergelere soru dediğini ve odadan attıklarınıza da yanıt dediğini siz bilmeyin. Yazılımcılar öyle iyi yazılımlar tasarlıyorlar ve siz de göstergeleri öyle iyi işletimliyorsunuz ki yanıtlarınız anadili Çince olan birinin yanıtlarından ayırt edilemiyor. Odadan çıkamıyorsunuz, Çince göstergelerinizi karıştırıp gelen Çince göstergeler karşılığında Çince göstergeler veriyorsunuz. Anlatılan tarzda yalnızca bu biçimsel göstergeler ile oynayarak Çince’yi öğrenmeniz olanaksızdır.”
“Dışardan bir gözlemcinin bakış açısından biçimsel bir bilgisayar yazılımını uygulayarak, Çince anlıyormuş gibi davranıyorsunuz, ama Çince'den tek bir söz bile anlamıyorsunuz. Ama Çince'yi anlamak için uygun bir bilgisayar yazılımını işletimlemek Çince'yi öğrenmeniz için yeterli değil ise, o zaman bu yazılım başka hiçbir sayısal bilgisayarın da Çince'yi öğrenmesi için yeterli olamaz. Çünkü hiçbir sayısal bilgisayarda, yalnızca bir yazılım çalıştırmak ile sizin yapamayacağınız bir şey yapılamaz. Bilgisayarda olan tek şey anlaşılmayan Çince göstergeleri el ile işletimlemek için biçimsel bir izlektir (yazılımdır).”
“Genelersek, bir bilgisayarda sözdizimi vardır, ama anlam yoktur. Çince odası benzetmesinin asıl amacı, baştan beri bildiğimiz bir gerçeği kendimize anımsatmaktır. Bir dili bilmemiz ya da genel olarak anlıksal durumlarımız, yalnızca bir sürü biçimsel göstergelerimiz olmasından fazla bir şeydir. Bu, yorumlamaların ve göstergelere bağlı anlamların olmasıdır. Sayısal bir bilgisayarda, biçimsel göstergelerden fazlası yoktur. Çünkü bilgisayarın çalışması, daha önce de anlatıldığı gibi, yazılımları işletimleme yeteneği açısından belirlenir ve bu yazılımlar bütünü ile biçimseldir; yani, anlamsal içerikleri yoktur.”
“Bu çıkarımın gücünü, bildiğimiz dilde sorular sorulması ve yanıtlanması ile sözlerin anlamlarını hiç bilmediğimiz bir dilde sorular sorulması ve yanıtlanması arasındaki ayrımı karşılaştırarak görebiliriz. Size yaşınız veya yaşam öykünüz gibi konularda bildiğiniz dilde sorular sorulduğunda ve bu soruları yanıtladığınızda bildiğiniz göstergeler ile söylendiğinden bildiğiniz dilden soruları anlıyorsunuz ve bildiğiniz dilde yanıtlar verdiğinizde sizin için anlamlı olan göstergeler seslendiriyorsunuz. Ama Çince odasında, bunların hiçbiri yok. Çince odasında, yalnızca bir bilgisayar yazılımına göre biçimsel göstergeleri el ile işletimliyorsunuz ve hiçbir öğeye anlam yüklemiyorsunuz.”
“Yapay anlak ve ruhbilim alanlarında çalışma yapanların yanı sıra felsefe alanında çalışanlarca da bu savımıza çeşitli yanıtlar önerilmiştir. Bu yanıtların ortak noktası yetersiz kalmalarıdır. Yetersiz olmalarının nedeni, savımızın çok yalın bir mantıksal doğruya, anlamlı olmak için sözdizimi tek başına yeterli değildir önermesine dayanıyor olmasıdır. Sayısal bilgisayarda, sayısal (dijital) olduğundan, tanımı gereği, yalnızca sözdizimleri vardır. Bunu, bize karşı sıklıkla öne sürülen birkaç savı ele alarak açıklamak istiyoruz.”
“Bazıları Çince odası örneğine, dizgenin tamamının Çince’yi anladığını söyleyerek karşı çıkmaya çalışıyor. Buradaki düşünü şu, odada göstergeleri işletimleyen kişi, Çince’yi anlamayan, bilgisayar dizgesinin merkezsel işletimleme birimidir yalnızca. Karşı çıkanlar oda, göstergeler ile dolu kutular ve kuralları içeren defterler ve başka öğelerin de içinde olduğu bütün dizgenin (bilgisayarın), bir bütün olarak ele alındığında, Çince’yi anladığını savunuyor. İşletimlemeci olarak odada bulunan kişinin bu göstergelerin herhangi birinin ne anlama geldiğini bilmesi olanaksız. İşletimlemecisi ile beraber bütün Çince odasının (bilgisayarın) da sözdizimselden (sentaktikden) anlamsala (semantiğe) geçmesinin hiçbir yolu yoktur.”
“Çince’yi anlama yazılımını bir robota yüklediğimizde, bu robot devinip evren ile nedensel etkileşime girdiğinde, bu onun Çince'yi anladığına bizi inandırmaz mı? Anlam ile sözdizimi ayrımının kaçınılmazlığı bunu da çürütür. Robotun beyninin bir bilgisayar işletimlemecisi olduğunu varsaydığımız sürece, robot Çince'yi anlıyormuş gibi davransa bile, Çince'nin sözdiziminden anlamsal yapısına geçmesi olanaksızdır. Bunu, robotun kafatası benzeri bölümünü bir oda kendimizi de odadaki bir bilgisayar işletimlemecisi gibi alırsak kavrayabiliriz, bazı göstergelerin odaya robotun kafasına takılmış görüntü alıcılarından geldiğini (girdi) ve bazılarının ise robotun kol, bacak benzeri uzantılarını devindirmek için dışarı atıldığını (çıktı) bilmeden göstergeleri işletimleriz.”
“Elde yalnızca bir sayısal bilgisayar yazılımı olduğu sürece, göstergelerin hiçbiri anlamlı olmaz. Evren ile nedensel etkileşim içinde bulunduğunu anlamasının bir yolu bulunmadıkça robotun göstergeleri anlamlandırması sağlanamaz. Diyelim ki robot bir hamburger alıyor ve bu da hamburger göstergesinin kafasına girmesini sağlıyor. Elde yalnızca gösterge olduğunda, bunun nedenleri veya oraya nasıl geldiği bilinmediği sürece, ne anlama geldiğini bilinemez. Robot ile evrenin geri kalanı arasındaki nedensel etkileşimler bir anlıkta gösterilmedikçe anlam taşımaz. Ama yalnızca biçimsel, sözdizimsel (sentaktik) işlemlerin olduğu sözde anlıkta ise, bunların gösterilmesi olanaksızdır.”
“Savımızı anlatmak önemli: Bir aygıt (makine) düşünebilir mi? Bir bakıma her birimiz birer aygıtız. Kafatasımızın içindeki özdeği bir etten aygıt olarak yorumlayabiliriz ve hepimiz düşünebiliyoruz. Dolayısı ile aygıtın, belirli türde işlemleri gerçekleştirebilen fiziksel bir dizge olması anlamında, hepimiz düşünebilen aygıtlarız. Bizi rahatsız eden sorun bu değil. Bir insan yapısı nesne düşünebilir mi? Bu yapay nesnenin türüne bağlı. Bir insan ile molekülü molekülüne benzer bir aygıt ürettiğimizi varsayalım. Bu durumda, bu sorunun yanıtı evettir. Eğer bir insan ile aynı yapıda bir aygıt üretebilseydiniz, onun düşünebileceği varsayılabilirdi ve insan yerine alınabilecek bir şey olurdu.”
“Soru bir aygıt düşünebilir mi? veya bir nesne düşünebilir mi? Değil. Soru bir sayısal bilgisayar düşünebilir mi? Bu soruyu nasıl yorumladığımıza çok dikkat etmeliyiz. Matematiksel açıdan bakıldığında, her şey sayısal bir bilgisayar gibi alınabilir çünkü bir bilgisayar yazılımını somutlaştırıyor ve uyguluyor (0, 1) olarak tanınabilir. Masada önümüzdeki kalem sayısal bir bilgisayar olarak alınabilir. Bu anlamda her bir şey bir sayısal bilgisayar olduğundan, her biri bir bilgisayar yazılımını işletimliyor olarak görülebilir. Bu durumda beynimiz sayısal bilgisayardır; çünkü çok sayıda bilgisayar yazılımını işletimliyor.”
“Sormak istediğimiz asıl soru şuydu: Tanımlandığı tarzda sayısal bir bilgisayar düşünebilir mi? Yani, doğru girdiler ve çıktılar ile geçerli bilgisayar yazılımını oluşturmak veya işletimlemek, düşünmenin de olması için yeterli mi? Bu düşünmenin temelini mi oluşturuyor? Bu soruya, öncekilerden ayrımlı olarak, yanıtımız açıkça hayırdır. Hayır, çünkü açıkladığımız gibi, bilgisayar yazılımı bütünü ile sözdizimsel olarak tanımlanmıştır. Ama düşünme, anlamsız göstergeleri işletimlemekten daha fazlasıdır. Düşünmede göstergelerin anlambilimsel (semantik) içerikleri vardır. Anlamdan kastettiğimiz şey budur.”
“Bilgisayar uygulayımbiliminin belirli bir aşamasından söz etmediğimizi, bir kez daha, vurgulamak istiyoruz. Bu tartışmanın, bilgisayar bilimindeki şaşırtıcı ilerlemeler ile hiçbir bağıntısı yoktur. Bunun doğrudan ve koşut süreçler arasındaki ayrım, yazılımın boyutu, bilgisayar işletimlemelerinin hızı, çevreleri ile nedensel etkileşime girebilen bilgisayarlar, robotların bulgulanması ile hiçbir bağıntısı yok. Bilgisayarların gelişimi çok dikkat çekiciydi ve gelecekte daha da şaşırtıcı ilerlemeleri beklemek ussaldır. Kuşkusuz, ilerde bilgisayarların davranışlarını insanların davranışlarına, şu anda yapabildiğimizden çok daha fazla, benzeştireceğiz.”
“Vurgulamak istediğimiz şey, bilgisayarlarda anlıksal durumların olmasından, onların bir anlığı olmasından söz ediyorsak, sözünü ettiğim benzeşimler bunun ile bağıntısızdır. Uygulayımbiliminin ne denli geliştiği veya bilgisayarın yaptığı hesaplamaların ne denli hızlı olduğu bu bakımdan önemli değil. Bir şey gerçekten bir sayısal bilgisayar ise işletimlemelerinin sözdizimsel olarak tanımlanması gerekir. Oysa bilinç, düşünüler, duyumsamalar, duygular ve bunların hepsi sözdiziminden daha fazlasını içerir. Bu özeller, tanımı gereği, bilgisayarın benzeşim yeteneği ne kadar güçlü olur ise olsun, eşlemlenemez. Buradaki temel ayrım eşlemleme ve benzeşim arasındadır ve hiçbir benzeşim kendi başına eşlemleme yapmaz.”
“Şimdiye değin yaptığımız şey kullandığımız alıntıların gerçekten de göründükleri kadar saçma olduğu duyumsamasına bir temel oluşturmak oldu. Ama bu tartışmada kafa karıştıran bir soru var: Birileri bilgisayarların düşünebileceğini, duyguları olabileceğini neden düşünmüş olabilir? Sonuçta, biçimsel bir tanımı verilebilen her türlü sürecin bilgisayar benzeşimini yapabiliriz. Örneğin, ülkemiz ekonomisindeki para akışının veya filan partideki güç dağılımının bilgisayar benzeşimini yapabiliriz. Yerleşim yerlerindeki sağanak yağışların veya Batı Anadolu ormanlarında çıkan yangınların bilgisayar benzeşimini yapabiliriz. Hiç kimse bu olayların bilgisayar benzeşimlerinin gerçek olduğunu varsaymaz.”
“Usunu yitirmemiş bir kimse bir fırtınanın bilgisayar benzeşiminin kendini savurabileceğini veya bir yangının bilgisayar benzeşiminin evini yakabileceğini düşünmez. Ama bazı insanlar anlıksal süreçlerin bilgisayar benzeşimlerinin anlıksal süreçlerinin olduğunu rahatça düşünebiliyor? Bunun nasıl olabildiğini gerçekten bilmiyoruz. Açıkçası bu düşünü bize başından beri çok çılgınca görünüyor. Ama bunun nasıl olduğu konusunda birkaç öngörüde bulunabiliriz.”
“Önce, anlık söz konusu olduğunda, insanların çoğu davranışçılığa eğilimlidir; bir dizgenin Çince anlıyormuş gibi davranması durumunda, onun gerçekten de Çince bildiğini düşünüyorlar. Ama biz bu davranışçılık biçimini Çince odası çıkarımı ile çürüttük. İnsanların birçoğunun öbür bir varsayımı ise anlığın yaşambilimsel evrenin bir parçası olmadığıdır. koyu yapay anlak görüşü, anlığın biçimsel olduğu; yaşambilimsel süreçlerin somut bir oluşumu olarak ele alınamayacağı düşünüsüne dayanmaktadır. Kısacası, bu tartışmalarda bir tür kalıntı ikicilik vardır. İkiciler anlığın yaşambilimsel evrenin bir parçası olduğunu değil salt biçimsel olarak belirlenebileceğini savlıyor.”
“Yazımızı, önceki bölümün savı ile bu bölümünkini bir araya getirerek sonlandırmak istiyoruz. Her iki sav da çok yalın bir tarzda anlatılabilir. Gerçekten de, belki de aşırı kaba bir tarzda söyleyeceğiz, ama bunları bir araya getirirsek, anlıkların, beyinlerin ve bilgisayarların bağıntıları konusunda çok güçlü bir anlayış elde edebiliriz. Bu çıkarımın çok yalın bir mantıksal yapısı var ve bu neden ile geçerli olup olmadığı rahatça görülebilecek.”
“İlk öncül şudur: Beyinler anlıkların nedenidir. Bunun ile söylenmek istenen anlığı oluşturduğunu düşündüğümüz anlıksal süreçlerin, bütünü ile beyinde gerçekleşen süreçlerden kaynaklandığıdır. Evrenin işlemlemesi konusunda bir gerçektir bu. Şimdi ikinci öncülü yazalım: Sözdizimi, anlam için yeterli değildir. Bu kavramsal bir gerçektir. Yalnızca biçimsel olan ile içeriği olan arasındaki ayrımı anlatır. Bu iki öncüle şunu ekleyelim: Bilgisayar yazılımı bütünü ile biçimsel veya sözdizimsel yapısı ile tanımlanır. Bu önerme, tanımı gereği doğrudur; bilgisayar yazılımı terimi ile bunu demek istiyoruz. Dördüncü öncül: Anlıkların anlambilimsel içerikleri vardır. Bu, anlıklarımızın çalışması konusunda apaçık bir gerçektir.”
“Düşünülerimiz, inançlarımız ve isteklerimiz bir şeye göndermede bulunur veya evrendeki olaydurumları ile bağıntılıdır. Çünkü içerikleri onları evrendeki bu durumlara yönlendirir. Şimdi, sıraladığımız dört öncülden ilk sonucumuzu çıkarabiliriz: Hiçbir bilgisayar yazılımı kendi başına bir dizgeye anlık kazandırmak için yeterli değildir. Kısacası, yazılımlar anlık değildir ve kendi başlarına anlıklı olmak için yeterli olamaz. Bu çok güçlü sonuç yalnızca yazılımlar tasarımlayarak anlık oluşturmanın başarılamayacağı anlamına gelir.”
“Anlık oluşturmanın herhangi bir özel uygulayımbilimsel durum veya yazılımın karmaşık olması ile bir bağıntısı olmadığını bir kez daha vurgulayalım. Bu, bağıntılı bütün kişilerin onayladığı bir dizi belitten kaynaklanan bütünü ile biçimsel, mantıksal bir sonuçtur. Yani, yapay anlağın en ateşli savunucularının çoğu bile, aslında yaşambilimsel olarak beyin süreçlerinin anlıksal durumların nedeni olduğunu ve yazılımların biçimsel olarak tanımlandığını onaylıyor. Bu sonuçları bildiğimiz öbür bazı şeyler ile bir araya getirdiğimizde koyu yapay anlak tasarımının gerçekleştirilemeyeceği hemen ortaya çıkıyor.”----------------------------------