G. Berkeley; İnsan Bilgisinin İlkeleri Konusunda Bir İnceleme’ye Giriş, 1710

Sanat Tanımı Topluluğu

 

Felsefe, bilgeliğin ve gerçeğin incelenmesidir. Bu neden ile zamanının çoğunu ve özenini felsefeye verenlerde daha fazla anlık dinginliğinin olması, şeyleri daha açık ve kesin bir tarzda kavramaları ve öbür insanlara göre kuşkulanmalar ile ve zorlanmalar ile daha az karşılaşmaları usa uygun bir beklentidir. Ama gerçek çok başka; yani, yalın, sağduyu yolunda yürüyen ve doğanın buyruklarına göre devinen, okuryazar olmayanlar ki bunlar çoğunluktadır, genelde rahatsız ve huzursuz görünmüyor.

Tanıdıkları hiçbir şey okuryazar olmayanlara açıklanması veya anlaşılması zor gelmez. Bunlar duyumsamalarında herhangi bir belirsizlikten yakınmaz ve kuşkucu olma tehlikesi ile de karşı karşıya değildir. Ama daha üst bir ilkenin ışığını izlemek için duyumsama ve içgüdüden uzaklaştığımızda, yani şeylerin doğası üzerine us yürütmeye, derin düşünmeye başladığımızda anlığımızda daha önce anladığımızı düşündüğümüz şeyler konusunda binlerce kuşku belirir. Duyumsamalarımızın birçok önyargısı ve yanlışı ile karşılaşırız ve bunları us yolu ile doğrultmaya çalıştığımızda usulca kaba açmazlara, zorluklara ve tutarsızlıklara sürükleniriz. Düşüncelerimiz ilerledikçe bunlar çoğalır, büyür ve birçok karmaşık sorun ile uğraştıktan sonra, kendimizi başladığımız yerde buluruz.

Açmazlara (paradokslara), tutarsızlıklara şeylerin belirsiz olmasının veya doğamız gereği anlayışımızın yetersiz ve kusurlu olmasının neden olduğu düşünülüyor. Söylendiğine göre, yeteneklerimiz az sayıdadır ve doğaca şeylerin özünü ve yapısını kavramak için değil yalnızca yaşamda kalmayı ve rahatlığı sağlamak için tasarımlanmıştır. Ayrıca, (söylendiğine göre) insanın sonlu anlığının sonsuz ile bağıntılı olanlar ile uğraşırken saçma şeyler ve kaçınamayacağı çelişkiler ile karşılaşması şaşırtıcı değildir. Çünkü sonsuz olan, doğası gereği, sonlu olan hiçbir şeyce kavranamaz.

Açmazlarımızın ve zorluklarımızın sorumluluğunu yeteneklerimize değil de onları yanlış kullanmamıza yüklediğimizde, kendimizi fazla küçümsediğimiz anlaşılır. Geçerli ilkelerden doğru çıkarımların yapılamayacağına veya bu ilkelerin tutarlı olmayan sonuçlara yol açacağına inanamayız. Tanrının insanlara ulaşamayacakları güçlü bir bilme isteği vermekten daha eli açık davrandığına inanmalıyız. Tanrısal yazgının yaratıklara çeşitli istekler verdikten sonra, genelde bunları doyuma ulaştırma araçlarını da sağladığı gerçeği ile bağdaşmaz bu. Geçmişte düşünürleri şaşırtan ve yanılgıya sürükleyen, bilgiye giden yolu tıkayan zorlukların çoğuna, hatta bütününe kendimizin neden olduğunu düşünüyoruz. Önce toz kaldırdık, sonra da göremediğimizden yakındık.

Amacımız, felsefenin çeşitli okullarının içine düştüğü, en bilge insanların bile bilisizliğimizin doğal göremezliğimizden ve sınırlılıklarımızdan kaynaklandığını düşündüğü ve bunun onanmaz olduğunu sandığı, kuşku ve belirsizliğin, saçmalıkların ve çelişkilerin temel nedenlerinin neler olduğunu bulgulamaya çalışmaktır. İnsan bilgisinin temel ilkelerini sıkıca araştırmak, onları her yönden elemek ve incelemek zahmete değer. Amacımız, özel olarak da, bilgi arayışında anlığı tıkayan ve karıştıran engellerin ve zorlukların nesnelerdeki karmaşadan veya anlayıştaki doğal bir kusurdan değil, daha çok savunulmasında diretilen, ama kaçınılabilecek geçersiz ilkelerden kaynaklandığını, ortaya koymaktır.

Bilgi arayışında anlığı tıkayan, karıştıran engellerin ve zorlukların geçersiz ilkelerden kaynaklandığını, ortaya koymaktır amacımız demiştik. Daha önce bunu yapmaya çalışan birçok büyük ve olağanüstü insan olduğunu düşündüğümüzde, bu yürekli girişimimizin başarıya ulaşması çok zor görünüyor. Ama gene de biraz başarı umudumuz var, çünkü en geniş görüş alanlarını herkes keskin göremez ama uzağı iyi göremeyen bir kişi nesneleri kendine yaklaştırmak zorunda kalacağından sağlıklı gözlülerin gözünden kaçan şeylerin ayırtına varabilir.

Dilin doğasını ve kötüye kullanılabileceğini tartışarak başlarsak, bu çalışmanın geri kalanı daha kolay anlaşılır. Özel olarak insanların kuramlarını karmaşık ve anlığı karıştırıcı duruma getirmede ve çoğu bilgi dalında sonsuz hatalara ve zorluklara düşmede büyük dahli varmış gibi görünen bir öğretiye dikkat çekmemiz gerekiyor. Anlığın soyut düşünüler oluşturma veya şeylerin kavramlarını yapma gücü olduğu kuramından söz ediyoruz. Felsefecilerin yazıları ve tartışmalarından haberi olan herkes, bunların büyük bir bölümünün soyut düşünülere yönelik olduğunu bilir. Bu düşünülerin özel olarak mantığın ve fizikötesel bilimlerin ve sözde en soyut ve yüce türden bütün bilmenin nesnesi olduğu onaylanmaktadır. Bütün bu çalışmalarda, neredeyse her tartışma, anlıkta soyut düşünüler olduğunu ve anlığın bunları iyice bildiğini varsayar.

Herkes, şeylerin nitellerinin kesinkes birbirinden bağımsız varolmadığını; tersine, birbiri ile karışıp kaynaştığını, aynı nesnede bulunduğunu onaylar, ama soyut düşünülerin savunucularınca bize, anlığın her niteli kendi başına, nesnede birleştiği öbürlerinden soyutlayarak ele alabileceği ve bu tarzda anlığın soyutlama yapabileceği söylenir. Örneğin, soyutlamacılarca, gözünüz size uzun, renkli, devinen bir nesne sunar ve anlığınız bu karmaşık veya bileşik düşünüyü yalın, bileşen parçalarına ayırır ve her birini öbürlerinden yalıtılmış olarak görür; bu tarzda uzunluğun, rengin ve devinimin soyut düşünülerini oluşturur. Renk veya devinimin uzunluk olmadan var olması olanaklı değildir, ama bu soyut düşünü kuramcılarına göre anlık, soyutlama yolu ile uzunluk olmadan renk düşünüsünü veya renk ve uzunluk olmadan devinim düşünüsünü oluşturabilir.

Soyut düşünü kuramcılarına göre, anlık, duyularımız ile algıladığımız uzamsal şeylerin, boyut, kılık vb. bakımından ayrım gösterseler de, hepsinin ortak bir özeli olduğunu gözlemler ve bu ortak ögeyi seçip yalıtır, böylece son derece soyut bir uzamsal düşünü oluşturur. Bu ne çizgi, ne yüzey, ne de katıdır ve belirli bir kılığı veya boyutu yoktur. Bu, uzamsal şeyleri birbirinden ayıran bütün bu özellerden bütünü ile ayrımlı bir düşünüdür. Benzer tarzda anlık, görülen renkler arasındaki bütün ayrımları dışlayıp, yalnızca hepsinde ortak olanı koruyabilir ve bu tarzda, kırmızı, mavi, beyaz veya başka herhangi bir özel renk olmayan bir renk düşünüsü oluşturur. Gene, devinimi kendi başına ele alarak, yalnızca devinen cisimden değil, aynı zamanda nasıl devindiğinden, hangi yönde ne denli hızlı devindiğinden de ayrı olarak anlık soyut bir devinim düşünüsü oluşturur. Onlara göre bu düşünü, duyularımız aracılığı ile algılayabildiğimiz bütün özel devinimlere eşit olarak uygulanabilir.

Soyut düşünüler kuramına göre anlığın tek tek ele alınan nitellerin soyut düşünülerini oluşturduğu anlıksal ayrışma türü, aynı zamanda anlığın daha karmaşık öğelerin soyut düşünülerini oluşturmasını da sağlar; bu öğelerin her biri, tek bir nesnede birlikte var olan bir dizi niteli içerir. Örneğin,  Petrus, Yakup ve Yuhanna'nın belirli özelleri olduğunu gözlemledikten sonra, anlık bir düşünü oluşturur. Bu düşünü, bu kişileri birbirinden veya öbür kişilerden ayıran her şeyi dışarda bırakır ve yalnızca ortak olanı korur ve bu tarzda, onu belirli bir kişiye bağlayabilecek ayrıntıları dışlayarak, tüm insanlara eşit olarak uygulanan bir soyut düşünü oluşturur.

(Derler ki) bu tarzda insanın (veya insanlığın veya isterseniz insan doğasının) soyut düşünüsüne ulaşırız. Bu düşünü rengi de içerir, çünkü her insanın bir rengi vardır; ama o zaman ne beyaz, ne siyah, ne de belirli bir renk olabilir, çünkü bütün insanlarda bulunan tek bir renk yoktur. Bu düşünü ayrıca boyu da içerir, çünkü her insanın bir boyu vardır, ancak bu ne uzun, ne kısa, ne de orta boydur, tersine bunların hepsinden soyutlanmış bir şeydir, çünkü bütün insanların tek bir uzunlukta boyu yoktur. Dahası, birçok yaratık türü bazı yönlerden, ama her yönden değil, karmaşık insan düşünüsünü karşılar ve anlık, insanlara özgü özelleri dışarda bırakıp yalnızca bütün canlıların paylaştığı özelleri koruyarak hayvan düşünüsünü oluşturur. Bu, yalnızca bütün belirli insanlardan değil, aynı zamanda bütün kuşlardan, hayvanlardan, balıklardan ve böceklerden de soyutlanır.

Hayvanın soyut düşünüsünün bileşenleri beden, yaşam, duyu ve kendiliğinden devinimdir. Bedenden kastedilen, belirli bir kılık veya boyutu olmayan bedendir. Çünkü bütün hayvanlarda ortak bir kılık veya boyut yoktur. Bu düşünü, belirli bir örtünme türünü (tüy veya pullar vb.) içermez, ama çıplak deriyi de belirtmez; çünkü çeşitli hayvanlar, tüy, pul veya çıplak derileri olup olmamaları bakımından ayrım gösterir, bu neden ile tüm bu ayrımlar hayvanın soyut düşünüsünde bulunmamalıdır. Aynı neden ile kendiliğinden devinim, yürüme, uçma veya sürünme olmamalıdır; ama gene de bir devinim olmalıdır. Ne tür bir devinim olabileceğini kavramak kolay değildir.

Başkalarında da bu inanılmaz soyut düşünü oluşturma yeteneği olup olmadığını onlar bizden daha iyi bilir. Kendimiz adına konuşacak olursak: Gerçekten de imgeleme yeteneğimizin ve bu düşünüleri bölümlere ayırıp çeşitli tarzlarda yeniden birleştirme yeteneğimizin olduğunu görüyoruz. İki başlı bir insanı veya bir insanın belden yukarsının bir atın gövdesine eklenmiş durumunu betileyebiliyoruz; eli, gözü, burnu, her birini ayrı, ayrı soyutlanmış veya bedenin geri kalanından ayrılmış olarak düşünebiliyoruz. Ama o zaman betilediğimiz elin veya gözün belirli bir kılığı ve rengi var. Benzer tarzda, bir insan konusunda oluşturduğumuz herhangi bir düşünü, beyaz, siyah veya kahverengi, dimdik veya kambur, uzun, kısa veya orta boylu olmalı.

Ne denli uğraşırsak uğraşalım, soyut insan düşünüsünü anlığımıza sokamıyoruz. Devinen, ne hızlı ne de yavaş, ne eğri ne de düz olan şeyi dışarıda bırakan soyut bir devinim düşünüsü oluşturmanın aynı derecede olanaksız olduğunu düşünüyoruz. Bu, kesinkes bütün soyut düşünüler için geçerlidir. Belirli bir anlamda soyutlama yapabildiğimizi onaylıyoruz, yani, bir nesnede birleşen birkaç bölüm veya nitel, eğer gerçekten öbürlerinden ayrı olarak varolabiliyor ise bunlardan birinin düşünüsünü öbürlerinden ayırabiliriz ama asıl anlamında soyutlama yapabildiğimizi yadsıyoruz.

Soyutlama iki tür anlıksal başarımı kapsar: (1) Soyut olarak ve yalıtılmış bir tarzda tasarlamak ve (2) tanımladığımız tarzda, belirli şeylerden soyutlayarak genel bir kavram oluşturmak. Bu konuda çoğu insanın bizim gibi olmadığını düşünmek için nedenler var. Okuma yazma bilmeyen yalın insanların büyük çoğunluğu kesinkes soyut kavramları olduğunu savlayamaz. Bu tür kavramlar, onlara inananlarca oluşturulması zor olarak tanımlanır; soyut bir düşünü oluşturmanın çok çalışmayı gerektirdiği söylenir. Bu neden ile eğer soyut düşünüler var ise, bunların hepsinin bilgili insanların anlığında olduğu sonucuna varabiliriz.

Soyut düşünüler kuramının savunmasında neler söylenebileceğine bakalım. Felsefecileri sağduyudan bu denli uzak görünen bir görüşe çeken nedir? Değerli bir felsefeci (Locke), insan ile hayvan arasındaki en büyük anlıksal ayrımın, insanların soyut düşünüler oluşturabilmesi olduğunu öne sürerek bu öğretinin yaygınlaşmasına kesinkes yardımcı oldu.

Locke şöyle yazıyor: İnsanları hayvanlardan yetkin bir tarzda ayıran şey insanların genel düşünülerinin olmasıdır. Bu hayvanların yapacak donanımının olmadığı bir şeydir. Açıkçası, onlarda evrensel düşünüleri göstermek için genel göstergelerin kullanımı konusunda en ufak bir iz bile görmüyoruz; bu neden ile sözleri veya başka herhangi bir genel göstergeyi kullanamadıkları için, soyutlama, yani genel düşünüler üretme yeteneğinden yoksun olduklarını usa yatkın bir tarzda varsayabiliriz.

John Locke az ilerde, bu yüzden, öbür hayvan türlerini insandan ayıran şeyin bu soyutlama olduğu sonucuna varmaya hakkımız var diyor. Bu, aralarında açık bir uçurum yaratır. Eğer hayvanların (bazı insanların düşündüğü gibi) yalnızca makine olmaktan öte herhangi bir düşünüsü var ise, belirli bir uslamlama düzeyinde olduklarını yadsıyamayız. Bazılarının bazen uslamlaması bize, şeyleri duyumsamaları denli açık görünüyor; ama uslamlamalarında, yalnızca tikel düşünüler ile tıpkı duyularından aldıkları gibi us yürütürler. En gelişmiş hayvanlar bile, inanıyorum ki, bu dar sınırlar içine kapatılmıştır ve herhangi bir soyutlama yolu ile anlıksal kapsamlarını genişletme yetenekleri yoktur.

John Locke’un, yabanıl hayvanların soyutlama yeteneğine sahip olmadığı görüşüne kolayca katılıyoruz. Ama eğer bir şeyin yabanıl hayvan olup olmadığını belirlemek için kullandığımız ölçüt bu ise, korkarım ki insan sanılan birçok birey yabanıl hayvanlar arasında sayılmalıdır! Locke, yabanıl hayvanların soyut genel düşünüleri olduğu konusunda hiçbir kanıtımız olmadığını, çünkü onları sözcükleri veya öbür genel göstergeleri kullanırken gözlemlemediğimizi söylüyor.

Locke, genel düşünülerimiz olmadan sözcükleri kullanamayacağımızı varsayıyor; bu da dili kullanan insanların düşünülerini soyutlayabileceği veya genelleştirebileceği anlamına gelir. Locke’un bu doğrultuda düşündüğü, kendi sorusuna verdiği yanıtta görülebilir: Varolan her şey yalnızca tikel varlıklar olduğuna göre, genel terimlere nasıl ulaşırız? Yanıtı şuydu: Sözcükler genel düşünülerin göstergelerine dönüştürülerek genelleşir. Ama biz tam tersine, sözcüklerin genelleşmesinin, tek bir soyut genel düşününün değil, birçok tikel düşününün göstergesine dönüştürülmesi ile gerçekleştiğini savunuyoruz; bu, düşünülerden herhangi birini anlığa çağrıştırabilir.

Örneğin, bir şeyin devinimindeki değişim, ona uygulanan kuvvet ile orantılıdır ve uzunluğu olan her şey bölünebilir anlatımlarını alalım; bu belitlerin genel olarak devinim ve uzunluk için geçerli olduğu anlaşılıyor. Ama bu, bunların düşüncelerime çağrıştırıldıkları anlamına gelmez: Devinen bir cisim düşünüsü olmadan, belirli bir yönü veya hızı olmayan bir devinim düşünüsü veya tasarlamamız gereken bir düşünü; çizgi, yüzey veya katı olmayan, büyük veya küçük olmayan, siyah veya beyaz veya kırmızı veya başka herhangi bir belirli renkte olmayan soyut bir genel uzunluk düşünüsü olmadan, düşüncelerime çağrıştırıldıkları anlamına gelmez. Tek gereken, ilk belitin, ister hızlı ister yavaş, ister dikey ister yatay veya çapraz olsun ve hangi nesnede olur ise olsun, ele aldığım her devinim için doğru olması ve ikinci belitin ister çizgi, ister yüzey veya katı olsun ve ister şu ister bu boyutta veya kılıkta olsun, her özel uzunluk için geçerli olmasıdır.

Bir sözcüğü genel terim yapan şeyin ne olduğunu şöyle daha iyi anlayabiliriz: Önce düşünülerin nasıl genel duruma geldiğini anlamamız gerekiyor (Genel düşünülerin varlığını yadsımıyor, yalnızca soyut genel düşünülerin varlığını onaylamıyoruz). Anlamlı konuşmak ve karşılığı olmayan şeyler söylememek istiyorsak, sanırım şunlar üzerinde düşünce birliğimiz olmalı: Bir tikel düşünü, aynı türden öbür bütün tikel düşünüleri göstermek veya onların yerine geçmek üzere genel duruma gelir.

Örneğin, bir geometricinin, bir doğruyu iki eşit parçaya bölme yönteminin geçerliliğini kanıtlamak için bir santimetre uzunluğunda siyah bir doğru çizdiğini varsayalım. Bu geometrisel kanıtlamada kullanıldığı tarzda, bu tikel çizginin genel bir anlamı vardır. Çünkü bütün tikel doğruları göstermek için kullanılır, bu neden ile onun ile bağıntılı kanıtlanan şeyin bütün doğrular için geçerli olması söz konusudur; tıpkı bu tikel doğrunun bir gösterge olarak kullanılması ile genel duruma gelmesi gibi, kendi tikel olan doğru sözcüğü de genel bir anlamı olan bir gösterge olarak kullanılır. Doğru geneldir çünkü soyut veya genel bir doğrunun değil, varolabilecek bütün tikel doğrusal çizgilerin göstergesidir ve sözcük de aynı neden ile geneldir; yani her bir tikel doğru için eşit olarak geçerli bir anlamı vardır.

Soyut düşünülerin neye benzemesi gerektiği ve onlara nasıl gereksinme duyduğumuz konusunda Locke’un bakış açısını daha açık sunmak için, ondan bir bölüm daha alıntılayacağız: Çocuklar ve anlıkları henüz çok fazla çalıştırılmamış kişiler için, soyut düşünüler, somut düşünüler denli kolay oluşturulmaz. Yetişkinler bunları kolay buluyor ise, bu yalnızca çok fazla uygulama yapmış olmalarındandır. Çünkü onları dikkatlice ve ayrıntılı olarak düşündüğümüzde, genel düşünülerin anlıksal kurgular veya oldukça zor oluşturulmuş düzenekler olduğunu göreceğiz; onlara sandığımız kadar kolay ulaşamayız. Örneğin, bir üçgenin genel düşünüsü sıkı çalışma ve beceri olmadan oluşturulamaz.

Örneğin, bir üçgenin genel düşünüsü sıkı çalışma ve beceri olmadan oluşturulamaz. Çünkü bu düşünü ne yamuk ne de dikdörtgen, ne eşkenar ne de çeşitkenar olmalı, ama aynı anda bunların hepsi olmalı ve hiçbiri olmamalıdır. Aslında o, var olamayacak kadar kusurlu bir şeydir; ayrımlı ve tutarsız düşünülerin parçalarının bir araya getirildiği bir düşünüdür. Kusurlu olma durumumuz nedeni ile anlık, iletişim ve bilginin gelişmesi gibi iki temel amacı için bu tür düşünülere gereksinme duyar; bu yüzden onları elde etmek için olabildiğince hızlı davranır. Gene de, bu tür düşünülerin ne denli kusurlu olduğumuzu gösterdiğinden kuşkulanmak için nedenler var. Her ne ise, söylediklerim (diyor Locke), anlığa en erken ve en kolay gelen düşünülerin soyut ve genel düşünüler olmadığını ve en erken bilgimizin onları içermediğini göstermek için yeterlidir.

Locke, soyut düşünülerin ne denli zor olduğu ve onları oluşturmak için gereken özen ve beceri konusunda çok şey söylüyor. Herkes, düşüncelerimizi tikel nesnelerden kurtarmak ve onları soyut düşünüleri içeren kuramsallaştırma düzeyine yükseltmek için zorlu anlıksal çalışma gerektiği konusunda anlaşıyor. Bundan, soyut düşünülerin oluşturulmasının, her türden insan için çok kolay ve tanıdık gelen iletişim için zorunlu olamayacak denli zor olduğu sonucu çıkarılabilir.

Locke yetişkinlerin soyut düşünüleri oluşturmayı kolay bulmalarının, uzun süreli uygulama ile bu konuda yetkinleşmelerinden kaynaklandığını söylüyor. İnsanların bu soyut şeyler ile donanmak için ne zaman çalıştıklarını bilmek istiyoruz! Yetişkin olduklarında olamaz, çünkü o zaman iletişim kurabiliyorlar. Bu yüzden bu küçükken yaptıkları bir şey olmalı. Ama soyut kavramlar oluşturma emeği, oluşturulacak çok sayıda kavram olduğundan çocuklar için çok zor bir görevdir. Çocukların, sayısız tutarsızlığı bir araya getirip, anlıklarında soyut genel düşünüler oluşturmadan şekerlemeler ve oyuncaklar konusunda gevezelik edemeyeceğine kim inanır?

Bizce soyut düşünüler iletişim için gerekli olmadıkları gibi bilginin gelişimi için de zorunlu değildir. Bilgi ve kanıtlamanın evrensel kavramlar ile bağıntılı olduğu yönündeki yaygın inanışa bütünü ile katılıyoruz; ama bunların soyutlama yolu ile oluştuğunu göremiyoruz. Kavrayabileceğimiz tek evrensellik türü, onun hiçbir şeyin doğasına değgin olmadığıdır.

Bir şeyin evrensel olması, anlattığı veya gösterdiği tikel şeyler ile kurduğu bağıntıya dayanır. İşte bu tarzda, özünde tikel olan şeyler, adlar veya kavramlar, gösterdikleri birçok tikel şey ile bağıntıları yolu ile evrensel duruma getirilir. Örneğin, üçgenler konusunda bir önermeyi kanıtladığımızda, kuşkusuz evrensel üçgen düşünüsünü kullanıyoruz; ama bu, ne eşkenarı ne de çeşitkenarı ve ne de eşkenar üçgeni düşünmemizi gerektirmez! Bütün bunların anlamı şudur: Anlığımızdaki o tikel üçgen, ne tür bir üçgen olur ise olsun, evrenseldir; yani her türlü üçgeni eşit derecede gösterir.

Önce, bütün tikel üçgenlere uyan soyut bir üçgen düşünüsü olmadan herhangi bir önermenin bütün tikel üçgenler için doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Diye karşı çıkılabilir: Bir tikelin bir tikel üçgen olduğu gösterilebiliyor diye, bu tikelin öbür bütün üçgenlerin de, eşit olarak, tikeli olduğu sonucu çıkmaz. Örneğin, ikizkenar dik üçgenin üç açısının iki dik açıya eşit olduğunu gösterdikten sonra, bundan aynı durumun dik açısı ve iki eşit kenarı olmayan öbür bütün üçgenler için de geçerli olduğu sonucuna varamayız. Bu önermenin evrensel olarak doğru olduğundan emin olmak istiyorsak, ya her bir üçgen için kanıtlamalıyız (ki bu olanaksızdır) ya da bütün ayrıntıların içinde olduğu ve hepsinin eşit tarzda gösterildiği soyut üçgen düşünüsü için bir kez ve sonsuza dek kanıtlamalıyız.

Karşı çıkışa yanıt olarak, kanıtlamayı yaparken anlığımızdaki düşünü (örneğin) kenarları belirli uzunlukta olan ikizkenar dik üçgen olsa da, bunun türü veya boyutu ne olur ise olsun öbür bütün üçgenler için de geçerli olduğundan emin olabilirim. Çünkü ne dik açının ne de kenarların eşitliğinin ve uzunluğunun kanıtlamada herhangi bir görevi yoktur. Kanıtlamada anlığımızdaki çizim bütün bu ayrıntıları içeriyor, ama bunlar önermenin kanıtlamasında bulunmuyor. Bu, kanıtlamanın dik açı ve kenarlar eşit olmasa da geçerli olabileceğini gösteriyor. Bu yüzden önermenin bütün üçgenler için geçerli olduğu sonucuna varıyoruz, çünkü onun belirli bir tarzda belirli bir dik açılı ikizkenar üçgen için geçerli olduğu gösterildi.

Bir insanın soyutlama yapabileceğini, yani bir geometrisel şekli açıların veya kenarların bağıntılarının tikel nitellerini dikkate almadan yalnızca üçgen olarak düşünebileceğini yadsımıyoruz. Ama bu, onun bir üçgenin soyut, genel ve tutarlı bir düşünüsünü oluşturabileceğini göstermez. Benzer tarzda, algılanan her şey dikkate alınmadığı için, Petrus'u, insan veya hayvan soyut düşünüsünü uydurmadan, insan olarak veya hayvan olarak düşünebiliriz.

Soyut doğalar ve kavramlar öğretisinin ortaçağın skolastik (kilise) düşünürlerini sürüklediği bütün karmaşık hata ve tartışma çıkmazlarını izlemek sonsuz ve yararsız bir iş olur. Bu öğretinin kötü etkileri, ona en fazla bağlı olan insanlar ile sınırlı kalmamış yayılmıştır. Bilginin ilerlemesi büyük bir özen, sıkı çalışma ve yüksek yetenekler ile sürdürülmüş olmasına karşın, bilgi dallarından çoğu belirsizlikler ve sonu kesinkes gelmeyecek tartışmalar ile dolu. En açık ve inandırıcı kanıtlar ile desteklendiği düşünülen savlar bile, insanların anlayışı ile çelişen açmazlar içeriyor ve bunların yalnızca küçük bir bölümünün insanlığa gerçekten bir yararı var diye düşünmek insanların bütün çalışmalara karşı bir küçümseme duymasına neden olabilir. Onaylanan yanlış ilkeleri onlara gösterdiğimizde bu sona erecek belki de. Bizce bunlardan araştırmacı ve kuram oluşturucu insanların düşünceleri üzerinde en çok etkili olanı ise soyut genel düşünüler öğretisidir.

Soyut düşünüler yaygın görüşünün kökeni bizce dildedir. Bunun için, soyut düşünülerin en yetenekli destekçilerinin açıkça söylediklerinden bazı kanıtlar gösterilebilir; bu destekçiler, soyut düşünülerin adlandırma amacı ile yapıldığını söylüyor. Buradan, eğer konuşma veya evrensel göstergeler diye bir şey olmasaydı, soyutlama kesinkes düşünülmezdi sonucu çıkar. Öyle ise, soyut düşünüler görüşünün sözcüklerin soyut düşünüleri gösterdiği yanılgılı görüşünün ortaya çıkmasına nasıl yardımcı olduğunu inceleyelim: Buna şimdi tartışacağımız, dil konusunda yaptıkları iki yanlış yolu ile katkıda bulundular.

İnsanlar her adın tek bir kesin ve değişmez anlamı olduğunu veya olması gerektiğini varsayar. Bu, onları soyut, kesin düşünülere inanmaya yüreklendirir. Her biri bazı genel adların gerçek ve tek doğrudan anlamı olarak hizmet eder ve bir genel adın bu veya şu belirli şeyi bu soyut düşünülerin aracılığı ile anlattığını düşünmeye yönlendirir. Örneğin, çakıltaşı genel adı, elimizde tuttuğumuz çakıltaşına bir tarzda uyan, bizim soyut çakıltaşı düşünümüzü gösterir. Genel ad bu tarzda bir belirli çakıltaşına uygulanır. (Burada, Locke'un dediği gibi, genel ad yalnızca çakıltaşı ve üçgen gibi genel bir sözdür. Anlam genel olarak anlam ile değiştirilebilir, ama her zaman değil.)

Oysa gerçekte hiçbir genel adın tek bir kesin ve açık anlamı yoktur. Her genel ad çok sayıda tikel düşünüyü eşit derecede anlatabilir. Bütün bunlar daha önce söylediklerimden açıkça anlaşılıyor. Şöyle karşı çıkılabilir: Bir ad tanımlandığında, bu tanım o adı tek bir belirli anlama bağlar. Örneğin, üçgen üç doğru ile sınırlanmış düzlem yüzey olarak tanımlanır ve bu tanım, üçgen sözcüğünü tek bir düşünüyü betilemeye sınırlandırır. Buna yanıt olarak, üçgen tanımının yüzeyin büyük mü? Küçük mü? Siyah mı? Beyaz mı? Olduğunu, kenarların uzun mu? Kısa mı? Eşit mi? Eşitsiz mi? Olduğunu veya hangi açıları oluşturduğunu anlatmadığını belirtiyorum. Bunların her biri büyük ölçüde değişebilir; bu neden ile üçgen sözcüğünün anlamının sınırlandırıldığı tek bir saptanmış düşünü yoktur. Bir adın her zaman aynı tanıma uymasını sağlamak başka bir şey, her zaman aynı düşünüyü göstermesini sağlamak başka bir şeydir; biri gereklidir, öbürü yararsızdır ve uygulanamaz.

Sözcükler, soyut düşünüler öğretisinin ortaya çıkmasına başka bir tarzda da yardımcı olmuştur. Bu, dilin düşünülerimizi iletmekten başka bir amaç için oluşmadığı, her anlamlı adın bir düşünüyü gösterdiği yaygın görüşü ile ​​oldu. Bunu düşünen ve anlamlı bazı adların tikel düşünüler ile bağıntılanmadığı gerçeğini gören insanlar, bu adların soyut kavramları göstermesi gerektiği sonucuna vardı.

Düşünen insanlar arasında kullanılan birçok adın her zaman dinleyicilerin anlığında kesin düşünüler uyandırmadığını kimse yadsıyamaz. Bir ad düşünüleri gösterse bile, en katı mantık yürütmelerde bile, adlar her kullanıldığında dinleyicinin anlığında bu düşünüleri uyandırmak zorunda değildir. Çünkü okuma ve konuşmada adlar çokluk cebirdeki harfler gibi kullanılır. Her harf belirli bir sayıyı gösterir, ama her adımda her harfin göstermesi gereken tikel sayıyı anlığa getirmesine gerek kalmadan geçerli bir kanıtlama yapabilirsiniz.

Düşünülerin sözcükler aracılığı ile iletilmesi, insanların genel olarak inandığı gibi dilin başlıca ve tek amacı değildir. Konuşmanın duyguları uyandırmak, davranışı etkilemek, anlıksal tutumları değiştirmek gibi başka amaçları da vardır. Düşünülerin iletilmesi çoğun öbür amaçlara hizmet eder ve bazen hiç gerçekleşmez çünkü amaçlara onsuz da ulaşılabilir. Bir söylemi dinlerken veya okurken, korku, sevgi, nefret, hayranlık, küçümseme vb. duyguların, belirli sözcükleri gördüğünüzde veya duyduğunuzda, hiçbir düşünü araya girmeden, anlığınızda hemen belirmesi sık sık olmaz mı?

Bu sözcüklerin başlangıçta bu tür duyguları üreten düşünüler uyandırmış olması da olanaklıdır. Ama dil tanıdık duruma geldikten sonra, sesleri duymak veya sözleri görmek genelde hemen o duyguları tetikliyor ve zincirin bir halkası olan düşünüleri bütünü ile dışarıda bırakıyor. Örneğin, ne olduğunu bilmeden iyi bir şey umutlandırıcı sözden etkilenmez miyiz? Gene, bir gözdağı, başımıza gelebilecek belirli bir kötülüğü düşünmesek bile bizi korkutmaya yetmez mi? Söylediklerimiz ışığında kendi durumunuzu biraz düşünürseniz, konuşmacının, genel adları anlığındaki düşünülerin göstergeleri olarak kullanmayı amaçlamadan, bütünü ile uygun bir tarzda kullandığını göreceksiniz.

Özel adlar bile, her zaman dinleyicilerin anlığına adı geçen kişilerin düşünülerini getirmek niyeti ile söylenmez. Örneğin, Aristoteles'in izleyicilerinden biri bize Aristoteles böyle söylüyor dediğinde, onu yalnızca bizim onun düşünüsünü, geleneklerin Aristoteles adı ile bağıntılandırdığı saygı ve boyun eğme ile onaylamamızı sağlamaya çalıştığını anlıyoruz ve Aristoteles konusundaki düşünümüz burada yer almıyor.

Soyut düşünülerin en yetkili destekçilerince söylenenleri ele aldık ve düşünüldükleri amaçlar için hiçbir işe yaramadıklarını göstermeye çalıştık. Son olarak, soyut düşünüleri kaynağına değin izledik; bu da dil gibi görünüyor. Sözcüklerin son kertede yararlı olduğu yadsınamaz. Bunlar uzun zamandır bütün uluslardan insanların araştırmalarından çıkarsanan bilgilerin bir araya getirilip incelenmesini olanaklı kılıyor.

Ama aynı zamanda, bilginin çoğu dalının, sözcüklerin ve deyimlerin yanlış kullanımı ile son derece daha karanlık ve zor anlaşılır duruma geldiği de yadsınamaz. Bu neden ile sözcükler düşüncelerimizi etkilemeye çok yatkın olduğundan, herhangi bir düşünüyü ele almak istediğimizde onu yalın bir tarzda ele almak gerekiyor. Sürekli kullanım sonucu bu düşünülere verilen adları düşüncelerimizden olabildiğince uzak tutacağız.

Sözlü tartışmalardan uzak duracağımızdan emin olacağız; bu tartışmalar bütün bilgi dallarında filizlenerek gerçek ve sağlam bilginin gelişmesine engel oluyor. Kendimizi soyut düşünülerin ince ve duyarlı ağından kurtarmanın kesin yolu bu görünüyor. Bu ağ, insanların anlıklarını çok acınası bir tarzda karıştırmış ve dolaştırmıştır. Düşüncelerimizi sözcüklerden arındırılmış kendi düşünülerimiz ile sınırlandırdığımız sürece, kolayca kanmamızın olanaklı olmadığını düşünüyoruz.

Düşündüğümüz nesnelerin hepsi açık ve yeterli olarak bildiğimiz nesnelerdir: Gerçekte bizde olmayan bir düşünümüz olduğunu düşünerek veya kendi düşünülerimizden ikisinin birbirine benzediğini (veya benzemediğini) düşleyerek yanlışa düşemeyiz. Düşünülerimizin nasıl örtüştüğünü veya uyuşmadığını gözlemlemek ve hangi düşünülerin herhangi bir bileşik düşününün içinde olup olmadığını görmek için, tek gereksinmemiz olan kendi anlayışımızda neler olduğuna dikkat etmektir.

Ama sözcüklerin aldatmacasından bütünü ile kurtulmadıkça bütün bu üstünlüklerden yararlanamayız. Buna söz vermeyi pek göze alamıyoruz, çünkü sözcükler ve düşünüler arasındaki birlik erken başladı ve yıllarca süren alışkanlık ile (düşünce ve konuşmada) güçlendi, bu da çözümü çok zorlaştırıyor. Soyutlama öğretisi ile bu zorluk çok daha artmış gibi görünüyor. İnsanlar sözcüklerinin soyut düşünüler ile bağıntılı olduğunu düşündükleri sürece, düşünülerin yerine sözcükleri kullanmaları şaşırtıcı değil: Sözcüğü bir yana bıraktıklarında soyut düşünüyü anlıklarında tutamayacaklarının ayırtına vardılar, çünkü soyut düşünüler kavranamaz.

Bu, başkalarına derin düşünmelerinde sözcükleri bir yana itip bunun yerine çıplak düşünülerini düşünmelerini yeğin olarak salık verip bunu kendisi yapmayan kişilerin başlıca nedenidir. Son zamanlarda birçok insan, sözcüklerin yanlış kullanımından kaynaklanan saçma görüşlerin ve anlamsız tartışmaların ayırtına vardı. Bu sorunların nasıl giderileceği konusunda düşünüleri anlatan sözcüklere değil, düşününün kendisine dikkat etmeliyiz demişlerdi. Ama başkalarına verdikleri bu öğüt ne kadar iyi olur ise olsun, sözcüklerin tek doğrudan kullanımının düşünüleri anlatmak olduğunu ve her genel adın doğrudan anlamının belirli, soyut bir düşünü olduğunu düşündükleri sürece, kendileri bunu doğru bir tarzda uygulayamazlardı.

Ama bunların yanlış olduğunu bildiğinizde, düşüncelerinizin sözcüklerden etkilenmesini daha kolay önleyebilirsiniz. Yalnızca tikel düşünüleri olduğunu bilen biri, herhangi bir ad ile beraber gelen soyut düşünüyü kavramaya çalışarak zamanını boşa harcamaz. Adların her zaman düşünüleri göstermediğini bilen biri, olmayan düşünüleri arama sıkıntısına katlanmaz. Bu neden ile herkesin düşünmek istediği düşünülerin keskin bir görünümünü elde etmek için elinden gelenin en iyisini yapması, yargımızı büyük ölçüde kör eden ve dikkatimizi dağıtan sözcükler giysisini soyması istenir. Gökyüzüne ve olasılık ile evrenin içlerine bakışımızı boşuna genişletiyoruz; bilginlerin yazılarını inceliyor ve antik çağın ayak izlerinden yürüyoruz. Yalnızca sözcüklerin perdesini aralamamız yeterli. Böylece bilginin en güzel ağacını görebiliriz; meyvesi, yani çıplak düşünülerimiz, yetkindir ve kendimizde bulunur.

Bilginin temel ilkelerini sözcüklerin yükünden ve yanılsamasından arındırmaya özen göstermezsek, onlardan yola çıkarak sonsuza dek hiçbir şey elde etmeden us yürütebiliriz; sonuçlardan sonuçlar çıkarabilir ve kesinkes daha uslu olamayız. Ne denli ileri gidersek, o kadar derinden ve geri dönülmez bir tarzda zorluklara ve yanlışlara saplanıp kalırız. Bu neden ile herkese şunu söylüyoruz: Sözlerimizi kendi düşüncenizin nedeni yapın ve okurken de yazarken de izlediğimiz düşünce dizisini anlamaya çalışın. Bu, söylediklerimizin doğruluğunu ya da yanlışlığını bulgulamanızı kolaylaştıracaktır.