R. Descartes; İlk Bilgi Konusunda Derin Düşünmeler: 6

Sanat Tanımı Topluluğu

 

“Şimdi özdeksel şeylerin varlığını incelemeliyim. Kuşkusuz, şimdiden yalnızca geometri kanıtlamalarının konusu olarak ele alınan özdeksel şeylerin varlığını biliyorum; çünkü onları bu tarzda açık ve seçik kavrıyorum. Açıkça anlayabileceğim her şeyi yaratmanın tanrının erki içinde olduğundan kuşkum yok ve çelişkili bulduğum herhangi bir şeyi yapmasının da onun için olanaksız olmadığını biliyorum.”

“Özdeksel şeyleri incelediğimde kullandığımı deneyimim ile anladığım, bendeki imgeleme gücü de beni özdeksel şeylerin varlığına inandırıyor. Ne olduğunu özenlice incelediğimde imgelemin, bilme yetisi ile (yani düşünce ile) sıkıca bağıntılı olduğundan, düşüncenin bedene uygulanmasından başka bir şey olmadığını görüyorum.”

“İyice açıklamak için, önce imgelem ile arı düşünme veya anlama arasındaki ayrımı gösteriyorum. Örneğin, bir üçgeni imgelediğimde onu yalnızca üç çizgi ile çevrili ve üç çizgiden oluşmuş bir geometrisel şekil olarak anlamak ile kalmayıp, aynı zamanda, fazladan, bu üç çizgiyi zihnimin gücü ve içten bakışı ile gözümün önünde hazır ve var olarak görüyorum ve asıl `imgelemek´ dediğim de budur.”

“Örneğin bir bingeni düşünmek istersem, bunun bin kenarlı bir şekil olduğunu üçgenin üç kenardan oluşmuş bir şekil olduğunu anladığım denli kolayca anlıyorum; ama bir bingenin kenarlarını ne bir üçgenin üç kenarını imgelediğim gibi imgeleyebiliyorum ve ne de bir bingeni ruhumun gözleri önüne getirebiliyorum.”

“Aslında, cisimsel şeyler konusunda düşündüğümde, bir bingeni algıladığımda imgeleme gücümü kullanma alışkanlığım dolayısı ile belirsiz bir şekil tasarlasam da bu şeklin binkenarlı olmadığı apaçıktır. Çünkü bu şekil, kesinkes, bir onbingeni veya herhangi bir çokkenarlıyı düşündüğümde tasarlayacağım şekilden ayrımlı değildir ve bu tasarım bingenler ile öbür çokkenarlılar arasındaki ayrımı oluşturan özelleri bulmamıza yaramaz.”

“Bir beşgenden söz edildiğinde onu, bir bingeni anladığım gibi imgelemin yardımı olmaksızın doğrudan anlıyorum. Sonra beşgeni, bütün kenarlarına, çizgilerin çevrelediği uzamına, yüzeyine hepsine birden zihnimin dikkatini yönelterek, imgeleyebiliyorum. Böylece imgelemek için ayrı bir zihinsel çabaya gereksinmem olduğunu açıkça görüyorum. Böylece, zihnimin bu özel çabası imgeleme ile anlama arasındaki ayrımı apaçık ortaya koyuyor.”

“İmgeleme gücü anlama gücünden ayrımlı olduğunda, kesinkes, neliğim yani ruhumun özü için zorunlu değildir. Çünkü o güç bende bulunmasa da, kuşkusuz, gene şimdi olduğum gibi kalacağım. Bundan, bana öyle geliyor ki, onun ruhumdan ayrımlı başka bir şey ile bağıntılı olduğu çıkarsanabilir.”

“Eğer, istediği zaman inceleyeceği bir biçimde zihnime bağlı ve bireşmiş bir beden var ise ruhumun özdeksel şeyleri imgelemesi olanaklıdır. Bu düşünme tarzı arı düşünmeden şöylece ayrılır: Zihin anlarken kendine yönelerek kendindeki düşünülerden birini dikkate alır, oysa imgelerken bedene yönelerek kendinde oluşturduğu veya duyular yolu ile edindiği bir düşünüye uygun olan bir şeyi görür.”

“Cisimler gerçekten var ise duyular yolu ile imgelemenin olabileceğini anlıyorum ve imgelemenin olabilmesi için, başka yol göremediğimden, cisimlerin varolmasının olası olduğunu çıkarsıyorum; ama yalnızca olası olduğunu. Her ne kadar her şeyi dikkatlice incelemiş olsam da imgelemimde bulunan bu seçik cisimsel nelik düşünüsünden herhangi bir cismin varoluşunun zorunlu olduğunu çıkarsayacak bir kanıt elde edebileceğimi sanmıyorum.”

“Geometrinin konusu olan cisimsel doğadan başka renkleri, sesleri, tatlıları, acıları ve bunlara benzeyen öbür şeyleri de, özdeksel şeylerden daha az seçik olsa da, imgelemeye alışkınım. Bu şeyler imgelemime duyular ve bellek yolu ile geldiklerinden, aynı zamanda, duyumun ne olduğunu incelemem gerekiyor. 'Duyum' dediğim düşünme tarzı ile edindiğim düşünülerden cisimsel şeylerin varolduğunun kesin bir kanıtını elde edip edemeyeceğimi görmem yerinde olacak.”

“Önce, duyular yolu ile edindiğim şeylerden hangilerini eskiden 'var' diye onayladığımı ve o zaman onlara olan inancımın hangi temellere dayandığını belleğimde anımsayacağım. Sonra, o zamandan beri benim onlardan kuşkulanmamı zorunlu kılan nedenleri inceleyeceğim. En sonra da şimdi inanmam gerekenleri gözden geçireceğim.”

“Bu durumda, ilk önce, bir baş, eller, ayaklar ve kendimin bir parçası veya belki bütün kendim saydığım şu bedeni oluşturan bütün örgenlerimi duyumsamıştım. Bundan başka, bu bedenin bütün öbür bedenler arasına yerleşmiş bulunduğunu ve öbürlerinin onun üzerinde iyi veya kötü etkileri olduğunu duyumsamıştım. Bu etkilerin iyi olanlarını 'haz', kötü olanlarını ise 'acı' diye adlandırmıştım."

“Sözünü ettiğim, `haz ve acı´dan başka, cisimsel şeylere yönelik açlığı, susuzluğu giderme gibi isteklerden başka kendimde sevinme, üzülme, kızma gibi eğilimler de duyumsuyordum. Kendimin dışında ise cisimlerin, uzam, kılık ve deviniminden başka, sertlik, sıcaklık gibi dokunma ile duyumsanan bütün özellerini, ışık, renk, koku, tat ve sesleri de duyumsuyordum. Bunların çeşitliliği bana yeryüzünü, gökyüzünü, denizi ve genel olarak öbür bütün cisimleri birbirinden ayırt etme olanağını sunuyordu."

”Sonra, kuşkusuz doğrudan duyumsadığım ve düşüncemden bütün bütüne ayrımlı şeyleri, yani düşünüleri oluşturan cisimleri duyumsadığıma inanmam nedensiz değildi. Çünkü bu düşünülerin benim onayım olmadan da düşünceme geldiklerini deneyliyordum. Böylece hiçbir şeyi, ne denli istençli olursam olayım, o eğer duyu örgenlerimden birinde bulunmuyor ise duyumsayamıyordum ve onlar duyu örgenlerimde bulunduklarında onları duyumsamamak da, kesinkes, elimde değildi.”

“Duyulardan edindiğim düşünülerin (idelerin) belleğime kazınmış olanlardan çok daha canlı, açık ve seçik olduklarından zihnimde üretilmeyip dışımdaki şeylerce oluşturulmuş olmalarının zorunlu olduğunu yargılıyordum. Düşünülerinin verdiği bilgi dışında bir bilgim olmadığından, bu şeylerin ürettiklerine benzediklerini sanmaktan başka bir şeyin usuma gelmesine de olanak yoktu.”

“Ustan daha çok duyuları kullandığımı anımsıyor, kendimden oluşturduğum düşünülerin duyular yolu ile edindiklerimden daha açık olmadıklarını ve çoğun bunların bölümlerinden bireştirildiğini görüyordum. Bu neden ile önceden duyularımdan geçmeyen hiçbir düşününün zihnimde bulunmadığına kolayca inanıyordum.”

“Gene, bu bedenin başka herhangi bir şeyden daha bana özel ve benim olduğuna inanmam nedensiz değildi; çünkü gerçekten başka bedenlerden ayrıydı ve benim ondan ayrılmam olanaksızdı. Bütün istek ve etkilenmelerimi onda ve onun için duyumsuyordum ve bedenimden ayrı olan başka cisimlerin bölümlerinde değil onun bölümlerinde haz ve acı duyumları ile duygulanıyordum.”

“Ama bir acı duyumunu ruhumda bir üzüntünün izlemesini, haz duyumundan sevinç doğmasını veya açlık dediğim bir mide duyumunun bana yemek, boğaz kurumasının da içmek isteği vermesini ve buna benzer şeyleri incelediğimde, `doğa bana bunu böyle gösteriyor´ demekten başka ileri sürecek hiçbir neden bulamıyordum.”

“Gerçekten, ne yemek isteği ile mide duyumu ve ne de acıtan şeyin duyumu ile üzüntü düşünüsü arasında ne bir yakınlık ve ne de bir bağıntı var. Aynı neden ile duyumsanan şeyler konusunda onayladığım öbür bütün şeyleri de doğadan öğrendiğimi sanıyordum. Çünkü bunlar konusunda vermeye alıştığım yargıların, bu yargıları vermeye beni zorlayan nedenleri incelemeye zaman kalmadan, zihnimde oluştuğunu görüyordum.”

“Sonradan geçirdiğim çok sayıda deneyim duyumlara inancımı çürüttü. Çünkü birçok kez bana uzaktan yuvarlak gibi gelen kuleler yakından köşeli görünüyordu. Bu kulelerin en yüksek yerlerine dikilen büyük heykeller, aşağıdan baktığımda küçük heykelcikler gibi geliyordu ve böyle başka birçok durumda da dış duyumlar üzerine kurulmuş yargıları hatalı bulduğum gibi, yalnızca dış duyumlar üzerine de değil, iç duyumlar konusundaki yargılarda da yanılgılar buldum.”

“Acıdan daha içten duyumsanan bir şey var mıdır? Oysa kolları ve bacakları kesilmiş bazı kişilerin kimi zaman bedenlerinin olmayan parçasında, sanki varmış gibi, acı duyumsadıklarını sandıklarını öğrenmiştim. Bu bana, örgenlerimden herhangi birinde acı duyumsasam da, gerçekten onun acıyıp acımadığından emin olamayacağımı düşündürtüyordu.”

“Kuşkulanmama iki neden daha eklemiştim: İlki: `Uyurken de duyumsayabileceğimi sanmadığım hiçbir şeyi uyanıkken duyumsadığımı sanmadım. Mademki uyurken duyumsadığımı sandığım şeylerin dışımdaki bir şeyden geldiğine inanmıyordum, bu durumda uyanıkken duyumsadığımı sandığım şeylerin de benim dışımdaki şeylerden geldiğine inanmamalıydım´. İkincisi: `Varoluşumun nedenini henüz bilmediğimden, doğaca, bana en gerçek görünen şeyler konusunda bile aldanabileceğim bir tarzda oluşturulmamı engelleyecek bir şey görmüyordum´.“

“Önceden, duyumsanabilir şeylerin duyumsandıkları gibi olduklarına beni inandıran nedenleri yanıtlamakta pek zorlanmıyordum. Çünkü beni usun onaylamamı engellediği şeylere doğru sürükleyen doğanın anlattıklarına fazla güvenmemem gerektiğine inanıyordum. Duyular yolu ile edindiğim düşünüler istencime bağlı olmasalar da, düşünülerin benden ayrımlı bir şeyden geldiğini sanmıyordum, çünkü belki onların nedeni olan ve onları oluşturan güç, şimdiye değin onu tanımasam da, bende bulunabilirdi.”

“Ama kendimi daha iyi bilmeye ve özümü oluşturanı daha açık görmeye başladığım şu sırada duyuların bana bildiriyor göründüğü bütün şeyleri körü körüne onaylamam gerektiğini sanmıyorum ama genel olarak hepsinden kuşku duymak zorunda olduğuma da inanmıyorum.”    

“Açık ve seçik olarak algıladığım bütün şeylerin algıladığım gibi yaratılmış olabileceklerini bildiğimden bir şeyin öbüründen ayrı ve ayrımlı olduğuna güvenmem için, o şeylerden birini öbürü olmaksızın açık ve seçik algılayabilmem yeterlidir. Bu şeyler, tanrının her şeye kadir gücü ile birbirinden ayrılmış olabilirler. Onların birbirinden ayrı olduğunu bildirmeme beni zorlamak için, bu ayrılmanın şu veya bu güççe yapılmış olması pek önemli değildir. “

“Böylece, yalnızca varolduğumu kesinkes bildiğimden ve özümün düşünen bir şey olması gerektiğini kavradığımdan kendimin düşünen, neliği düşünmek olan bir töz olduğumu anlıyorum. Sıkı sıkıya kendime bağlı bir bedenim olsa bile, kendim konusunda, düşünen ve uzamı olmayan bir şey olarak, ruhumun bedenimden bütün bütüne ve gerçekten ayrımlı olduğu ve bedensiz varolabileceği kuşkusuzdur.”

“Kendimde, bütünü ile özel ve benden ayrımlı, 'imgeleme' ve 'duyumsama' güçleri de buluyorum. Bunlar olmadan kendimi açıkça algılayabiliyorum ama onları bensiz, yani bağıntılı oldukları uslu bir töz olmaksızın algılayamıyorum. Çünkü bu güçler kendilerinden edindiğimiz kavramda veya kendilerinin biçimsel kavramlarında bir tür düşünme barındırıyor. Bundan da bu güçlerin tıpkı kılıklar, devinimler ve cisimlerin öbür davranış ve ilineklerinin kendilerine dayanak olan cisimlerden ayrımlı olduğu gibi, benden ayrımlı olduğunu anlıyorum,”

“Gene, kendimde 'yer değiştirme', ' birçok durumda bulunma' gibi başka bir takım güçler de görüyorum. Bu güçler de bir töz ile bağıntılı olmaksızın ne varolabiliyor ne de kavranabiliyor. Gerçekten böyle güçler var ise, bunların uslu bir töz üzerinde değil cisimsel ve uzamlı bir töz üzerinde gerçekleşmeleri gerekir çünkü onların açık ve seçik kavramlarında bir tür uzam vardır ama kesinkes us yoktur.”

“Bunlardan başka, bende herhangi bir edilgin duyumsama, yani duyumsanır şeylerin düşünülerini anlama ve bilme gücü de vardır. Ama eğer bende veya benden başka birinde bu düşünüleri oluşturmayı ve örgütlemeyi yapabilecek bir etkin güç bulunmasaydı bu edilgin gücün bana bir yararı olmazdı.”

“Düşünen bir şeyden başka bir şey olmayan bu etkin güç bende bulunamaz. Çünkü onun olması için önceden düşüncemin olması koşul olmadığı gibi çoğun bu düşünüler benim karışmam olmadan ve bana karşın usuma geliyor. Bu durumda bu etkin gücün benden ayrımlı,  oluşturduğu düşünülerde nesnel olarak varolanların hepsini biçimsel ve üstün bir varlık olmak bakımından içeren, bir tözde bulunması zorunludur.”

“Nesnel olarak varolanların hepsini biçimsel ve üstün bir varlık olmak bakımından içeren bu töz ya bir cisimdir, yani düşünülerde nesnel olarak ve göz önüne getirme ile varolan her şeyi biçimsel olarak ve gerçekten kendinde bulunduran cisimsel bir doğadır veya tanrının kendisidir ya da cisimden daha geniş kapsamlı, kendinde cismi de barındıran başka bir yaratıktır.”

“Tanrı, aldatıcı olmadığından, benim dışımda oluşturduğu düşünüleri doğrudan ne kendi ne de, bu düşünülerin varoluşunu üstün olmak bakımından kendinde barındıran, bir yaratık aracılığı ile göndermediği de çok açık. Çünkü bunun böyle olduğunu anlamak için bana bir yetenek vermemiş, tam tersi, bu düşünülerin cisimsel şeylerden geldiğine veya onlar kaynaklı olduğuna inanmam için bana bir eğilim vermiştir. Bu durumda, sonunda, cisimsel şeylerin varolduğunu onaylamam gerekiyor.”

“Duyusal algılama kesinlikten yoksun ve karmaşık olduğundan cisimsel şeyler algıladığımız gibi olmayabilir. Ama açık ve seçik kavradığım, kuramsal geometrinin konusu olan bütün şeylerin, duyusal olarak oldukları gibi duyumsandıklarını onaylamak gerekir. Öbür şeyler, örneğin güneşin bana şu veya bu büyüklük ve kılıkta görünmesi gibi, özneldir veya daha az açık, seçiktir.”

“Işık, ses, acı gibi şeyler daha az açık, seçiktir. Gerçekten bu şeyler çok kuşkulu ve kesinlikten yoksun olsalar da, aldatıcı olmaması nedeni ile tanrının, bana yanlışımı düzeltme yeteneği vermediği için, kanılarımın yanlış olmasına izin vermeyeceği durumundan, bu şeyleri kesinkes bilme araçlarımın olduğu sonucunu güvenlik ile çıkarsayabileceğimi sanıyorum.”

“Önce, doğanın bana öğrettiği her şeyde kuşkusuz bir gerçeklik vardır. Çünkü şimdi, genel olarak gözden geçirdiğim doğa kavramı ile asıl tanrıdan veya tanrının yaratılmış şeylerde kurduğu düzen ve durumdan başka bir şey kastetmiyorum. Özel olarak kendi doğamdan da, tanrının bana verdiği bütün şeylerin toplamından başka bir şey anlamıyorum.”

“Doğanın bana bir bedenim olduğunu, acı duyduğumda bunun kötü bir durumda bulunduğunu, açlık ve susuzluk duyduğumda yemek, içmek gereksinmesinde olduğumu bildirmesinden daha açık ve daha duyumsanır olarak öğrettiği başka bir şey yoktur. Dolayısı ile bütün bunlarda bir gerçeklik olduğundan kesinkes kuşkulanmamalıyım.”

“Doğa bana, acı, açlık, susuzluk gibi duyumsamalar ile şunu da öğretmektedir: Ben bedenim ile bir kaptanın bir gemide bulunduğu gibi değil, ona sımsıkı bağlı olarak bir aradayım. Bedenim ile o denli birleşmiş ve bütünleşmişim ki tek bir şey gibiyiz. Çünkü böyle olmasaydı bedenim yaralandığında, yalnızca düşünen bir şey olan ben hiçbir acı duyumsamayacaktım."

"Bedenim ile bütünleşmiş olmasaydım, bir kaptanın gemisinin yaralandığını gözü ile anlaması gibi ben de, bedenimdeki yarayı yalnızca anlak ile ayırt edecektim. Bedenim yemek, içmek gereksinmesi olduğunda açlık ve susuzluk duyumsamaları ile haberdar edilmeksizin, bu gereksinmeyi yalnızca bilecektim. Çünkü bütün bu açlık, susuzluk, acı ve benzeri duyumsamalar, gerçekte, ruh ile bedenin birleşmesinden doğan bazı kesin olmayan düşünme tarzlarıdır.”  

“Doğa bana bedenimin çevresinde başka cisimlerin bulunduğunu ve bunlardan bazısını gütmek bazısından kaçmak gerektiğini de öğretiyor. Kuşkusuz, çeşitli türde renkler, kokular, tatlar, sesler, sıcaklık ve sertlik gibi çok sayıda duyumsamadan edindiğim bütün bu algıları bende üreten cisimlerde bu algılara karşılık gelen değişimlerin olduğunu, gerçekteki değişimler bu algılara hiç benzemiyor olabilse de, çıkarsıyorum.”

“Gene çeşitli duyumsama algıları arasından bazılarının bana beğenilir bazılarının ise itici gelmesinden, bedenimin, daha doğrusu, ruh ve bedenden bireşmiş bütün kendimin çevremdeki bazı cisimler ile uyumlu bazısı ile ise uyumsuz olabileceği konusunda bütünü ile kuşku götürmez bir sonuç çıkarsayabiliyorum.”  

“Bana doğanın öğrettiğini sandığım ama gerçekte ondan edinmediğim, şeyler konusunda düşünmeksizin yargılarda bulunma alışkanlığı yolu ile, zihnime girmiş başka birçok yanılgılı şey de var. Örneğin, içinde devinen, duyularımı etkileyen bir şey bulunmayan her uzamın boş olduğuna, sıcak bir cisimde bende bulunan sıcaklık düşünüsünü andıran bir şey olduğuna, siyah veya beyaz bir cisimde duyumsadığım ile aynı siyahlık veya beyazlığın bulunduğuna inanmam gibi yanılgılar bulunabilir.”

“`Doğa bana bir şey öğretiyor´ dediğimde gerçekten ne demek istediğimi açıkça belirlemem gerekiyor. Çünkü burada doğayı, onu `tanrının bana verdiği şeylerin bütünü veya karmaşığı´ dediğim zamankinden daha dar anlamda alıyorum. Çünkü bu bütün yalnızca ruhta olan birçok şeyi de kapsıyor: Örneğin 'bir kez yapılmış olan kesinkes yapılmamış olamaz', gerçeğinden ve bedenin yardımı olmaksızın doğanın ışığı ile bildiğim başka buna benzer sonsuz gerçeklerden edindiğim kavramlar bu türdendir.”

“Tanrısal doğa, örneğin cismin ağırlık özeli gibi, başka birçok şeyi de barındırıyor. Ruh ve bedenden bireşmiş doğa bende acı duyumsaması doğuran şeylerden kaçınmamı, tatlı duyumsaması verenlere yönelmemi öğretiyor ama bize, duyumsamaların çeşitli algılarından bizim dışımızdaki şeyler konusunda, zihin bu şeyleri dikkatlice ve olgunlaştırarak incelemeden bir sonuç çıkarsamamız gerektiğini öğrettiğini sanmıyorum. Çünkü dışımızdaki şeylerin gerçekliğini bilmek ruh ve beden birlikteliğinin değil yalnızca ruhun görevidir.”

“Bir yıldız, gözümde, bir meşale alevinden daha büyük bir izlenim bırakmasa da, bende, yıldızın bundan daha büyük olmadığına inanmamı sağlayacak doğal bir yetenek yoktur. Küçüklüğümden bu yana ben, hiçbir ussal temele dayanmaksızın, yıldızın meşale alevi büyüklüğünde olduğu yargısına varmışımdır. Gene, ateşe yaklaştığımda ısı, biraz fazla yaklaşınca acı duyumsasam da ateşte ne bu acıya ve ne de bu ısıya benzeyen bir şeyin olduğuna beni inandırabilecek hiçbir kanıt bulunmaz. Ama ateşte, ne olur ise olsun, bendeki bu ısı veya acı duyumsamalarını doğuran bir şeyin olduğuna inanmaya hakkım vardır.”

“İçinde duyumsamalarımı devinime geçiren bir şey olmayan uzamlarda hiçbir cismin bulunmadığı sonucunu çıkarsamamalıyım. Ama buna benzeyen öbür şeylerde de doğanın düzenini bozmaya ve karmaşıklaştırmaya alışmış olduğumu görüyorum.”

“Duyuların duyumsama ve algıları, ruhumun, yalnızca bir bölümü olduğu ruh ve beden bütünselliğime yararlı ya da zararlı şeyleri göstermek için oluşturulmuştur. Çok açık ve seçik olduklarından, duyumsama algılarını, sanki yardımları ile dışımdaki cisimlerin neliğini ve özünü doğrudan bileceğim inanılır ve güvenilir kurallar gibi kullanıyorum. Oysa bunlar bana, şeylerin neliği ve özü konusunda, çok karanlık ve karmaşık şeylerin ötesindekileri öğretemiyor.”

“Duyumsama algılarına dayanan yargılarımın, tanrının saltık iyiliğine karşın, nasıl hatalı olabileceğini daha önce incelemiştim. Burada doğanın bana yalnızca gütmek ya da kaçmak gerektiğini öğrettiği şeyler ile gene doğanın bana verdiği iç duyumsamalar konusunda bir güçlük kendini gösteriyor. Çünkü bunlarda bazen yanlışa rastladığımı ve böylece doğrudan doğamca aldatıldığımı sanıyorum: Örneğin zehirlenmiş durumda bir et beni kötülüğe sürükleyebilir.”

“Beni zehirli et konusunda yanıltan doğam hoş görülebilir. Çünkü o beni ette olduğunu bilmediği zehiri değil hoşlandığım bir tadı olan eti yemeye yönlendiriyor. Bundan ancak doğamın her şeyi bütünü ve evrenselliği ile bilmediği sonucunu çıkarsayabilirim. İnsan, sonlu bir doğada olduğundan,  ancak sınırlı bütünsellikte bir bilgi edinebiliyor ve kuşkusuz bunda şaşılacak bir şey de yoktur.”

“Ama doğanın bizi doğrudan yönelttiği şeyler konusunda da, hastaların kendilerine dokunacak (iyi gelmeyecek) şeyleri yemek, içmek istemeleri örneği, aldanıyoruz. Belki burada 'onların aldanmalarının nedeni doğalarının işlememesidir' denecektir. Bu yanıt güçlüğü ortadan kaldırmaz. Çünkü hasta biri sağlıklı birinden daha az, gerçekten, tanrının kulu değildir. Dolayısı ile sağlıklı birinin aldanması ne denli tanrının iyiliğine aykırı ise hasta birinin aldanması da o denli tanrının iyiliğine yaraşmaz.”

“Dişliler ve yaylardan oluşan bir duvar saati nasıl kötü yapıldığı ve zamanı doğru göstermediğinde onu yapanın isteklerini bütünü ile yerine getirdiğindekinden daha az doğa yasalarına uymuyor ise aynı biçimde insan bedenini kemik, sinir, kas, damar, kan ve deriden yapılmış ve bireştirilmiş bir makine olarak dikkate aldığımda, onda bir ruh bulunmasa da, ne istencin ve ne de dolayısı ile ruhun yardımı ile değil de yalnızca parçalarının durumu gereği devindiğinde yaptığı aynı devinim tarzlarını gerçekleştirmekten geri kalmaz.”

“Örneğin, bedeni su ile doluyken (hidropi hastasıyken) ruha susuzluk duyumsaması veren boğaz kuruluğu çekmenin ve bu yüzden sinirlerini ve örgenlerini su içmek için uyarıp ağrısını arttırarak, kendine zarar vermenin doğal olması gibi, hiçbir rahatsızlığı yokken, boğaz kuruluğu duyumsaması ile kendi yararına su içmek istemenin de beden için doğal olduğunu kolayca gözlemliyorum.”

“Duvar saatinin saatleri iyi göstermediğinde doğasına aykırı davrandığını söyleyebilirim.  Aynı biçimde, insan bedenini, kendinden beklenen bütün davranışları gösteren, bir makine olarak gördüğümde, bir hasta insanın boğazı kuruduğunda içmemesinin doğasına ters olduğunu da söyleyebilirim. Bunlar hasta biri ile kötü yapılmış bir saati, sağlıklı bir insan ile iyi yapılmış bir saattin düşünüsünü bağıntılayan bütünü ile sözel şeylerdir. Yukardaki anlatımlar hiçbir şeye karşılık gelmiyor. Oysa doğayı önceki açıklamam şeylerde gerçekten bulunanlardan söz ediyordu.”

“Ama kuşkusuz 'sıvı ile şişmiş bir bedenin içmeye gereksinmesi olmadığı durumda boğazının kuruması doğasına terstir' demek dışsal bir söylemden başka bir şey olmasa da beden ile bireşik ruh için bu yalnızca sözel değil, tam tersi, içmek zararlı olduğunda susamak, doğanın gerçek bir yanılgısıdır. Bu durumda, şimdi tanrının iyiliğinin, bu tarzda anlaşılan, insan doğasının aldatıcı ve yanıltıcı olmasına neden engel olmadığını incelemek kalıyor.”

“İyi tanrının insan doğasının aldatıcı ve yanıltıcı olmasına neden engel olmadığını incelemeye başlamadan önce, beden ile ruh arasındaki büyük ayrımı söylemeliyiz: Beden, neliği gereği, (sürekli) bölünebilir ruh ise kesinkes bölünmezdir. Çünkü gerçekten, ruhumu yani, düşünen bir şey olmak bakımından kendimi, gözlemlediğimde onda hiçbir bölümleme göremiyor, tersine kendimi tek ve tam bir şey olarak algılıyorum. Ruh ile beden tam olarak bütünleşmiş görünse de bir ayak, bir kol veya bedenimin başka bir parçası koptuğunda ruhumdan hiçbir şeyin eksilmediği kesindir.”

“İstemek, duyumsamak, anlamak gibi yeteneklerin ruhun bölümleri olduğu söylenemez. Çünkü ruh istemekte, duyumsamakta, anlamakta bütün varlığı ile kendini tam olarak kullanır. Oysa cisimsel veya uzamlı şeyler arasında düşüncem ile kolayca parçalara ayırmadığım ve dolayısı ile bölünür olduğunu bilmediğim tek biri yoktur. Böylece eğer şimdiye değin düşünen insan ruhunun bedenden ayrımlı olduğunu, daha önce bir yerden öğrenmediysem, bu söylediklerim bana şimdi öğretmek için yeterlidir.”

“Aynı zamanda, ruhun, bedenin bütün bölümlerinden değil, yalnızca beyinden veya belki de, beynin en küçük parçalarının birinden, yani 'ortak duyumsama' denen yetinin etkinlikte bulunduğu parçadan doğrudan izlenim aldığını anlayabiliyorum. Her ne denli, burada anlatılması zorunlu olmayan, sayısız deneyimlerin tanıklık ettiği gibi, bedenin başka bölümleri başka tarzlarda etkin olsalar da, bu yeti aynı tarzda etkin olduğu anlarda ruha aynı şeyi duyumsatır.”

“Şunu da öğreniyorum: Beden öyle bir doğadır ki, bölümlerinden herhangi biri kendinden biraz uzakta olan başka bir parçaca devinime geçirilebildiği gibi, aynı zamanda, aynı tarzda ikisi arasında bulunan başka parçaların her birince de bu uzak parçanın hiçbir etkisi olmadan devinime geçirilebilir. Örneğin birbirine bağlı A B C D içinde birinci A parçası sonuncu D parçası çekilerek devindirildiğinde B veya C devindirildiğindekinden başka türlü devinmiş olmaz.”

“Ayağımda bir acı duyumsadığımda acının ayaktan ip gibi sinirler yolu ile beyne taşındığını fizikten öğreniyorum. Bu sinirler ayakta etkilendiklerinde beyne vardıkları yeri de etkileyerek orada doğanın ruha bu acıyı o ayaktaymış gibi duyumsatmak için oluşturduğu devinimi doğurur. Ama sinirler ayaktan beyne giderken bacak, uyluk, bel ve boyundan geçmeleri gerektiğinden ayakta bulunan ucu kesinkes kımıldamasa da, bel ve boyun gibi bazı bölümlerin devinmesi de beyinde ayaktaki bir yaranın doğurabileceği acının benzerini oluşturabilir ve ruh bunu zorunlu olarak duyumsar.”

“Son olarak, ruhun doğrudan izlenim aldığı beyin parçasında oluşan bütün devinimlerden her birinin ancak bir duyumsama doğurduğunu görüyorum. Doğanın bu devinimlerin doğurabileceği duyumsamalar arasından sağlıklı insan bedeninin korunmasına en elverişli ve en yararlı olanı duyumsatmasından daha iyisi ne istenir ve ne de tasarlanabilir. Doğanın bize verdiği bütün duyumsamaların sözünü ettiğim türden olduğunu deneyim bize öğretiyor.”

“Örneğin ayaktaki sinirler güçlüce her zamankinden daha fazla uyarıldıklarında bel kemiği yolu ile beyne ulaşan devinimler ruhta bir izlenim oluşturur. Bu izlenim ruha tek bir şeyi, örneğin ayakta olduğu sanılan bir acıyı duyumsatır. Bu duyumsatma ile ayak için zararlı olan acıyı ortaya çıkaran hastalığı iyileştirmesi için ruh uyarılmış olur.”

“Tanrının insan doğasını, ayaktan beyne ulaşan devinimlerin bütünü ile başka bir şey duyumsatacağı, örneğin beyinde ve ayakta veya ayak ile beyin arasındaki bir yerde, kendini veya başka bir şeyi duyumsatacak biçimde, oluşturma gücünde olduğu, kesinkes doğrudur. Ama bunlardan hiçbiri bedenin korunmasına, onun ruha duyumsattığı yerdekinden, daha yararlı olamazdı.”

“İçmeye gereksinmemiz olduğunda, boğaz sinirlerimizi ve onlar aracılığı ile beynin alt bölümlerini devinime geçiren bir kuruluk doğuyor ve bu ruha susuzluk duyumsatıyor. Çünkü susadığımızda, sağlığımızın korunmasında, bizim için, içme gereksinmemiz olduğunu bilmekten daha yararlı bir şey olamaz. Böylece, bütünü ile apaçıktır ki, insan doğası, insan ruh ve bedenden bireşmiş oldukça, tanrının saltık ve yüce iyiliğine karşın bazen yanılmak ve aldanmaktan kendini kurtaramaz.”

“Ayakta değil de ayaktan beyne giden veya beyinde bulunan sinir parçalarından birinde, genelde ayak rahatsız olduğunda oluşan devinimi doğuran bir sayrılık (illet) bulunduğunda, sanki ayaktaymış gibi bir acı duyumsandığında, doğal olarak, yanılınacaktır. Beyindeki, sözü edilen, devinim ruhta da aynı duyumsamayı ortaya çıkarabilir. Bu duyumsama, başka bir yerde bulunan bir sayrılıktan değil de ayaktakindenmiş gibi geldiğinden, ayağın acısı sanılanın, bedenin başka bir parçası yerine, ruha geçmesi daha usa uygundur.”

“Her boğaz kuruluğu duyumsandığında su içmek, bedenin sağlığı için gerekli olduğundan değil, (hidropi hastalarında görüldüğü gibi) bazen bütünü ile tersi bir sayrılıktan ötürü, oluşsa da, boğaz kuruluğunun bu durumda yanılgıya sürüklemesi, bedenin sağlıklı durumda bulunduğunda aldatmasından daha yeğlenebilirdir. Ne olur ise olsun, bu görüş yalnızca doğamın ortaya çıkardığı bütün yanılgıları bilmek için değil bu yanılgılardan kaçınmak veya onları kolayca doğru kılmak için de işime yarıyor.”

“Bütün duyumsamalarımın, bedenin sağlığı veya hastalığı ile bağıntılı şeylerde, yanlıştan daha çok doğruyu gösterdiklerini biliyorum. Bir şeyi incelemekte onların çoğundan yararlanabileceğim ve şimdiki bilgilerimi geçmişteki bilgilerime eklemekte belleğimi ve önceki bütün yanlışlarımın nedenlerini ortaya çıkaran, zihnimi kullanabileceğim için bundan böyle, bana duyumsamalar yolu ile bildirilen şeylerde yanlış bulunmasından artık korkmamalıyım.“

“Son günlerde içine düştüğüm bütün kuşkuları, özellik ile uyanıklıktan ayırt edemediğim uyku durumu konusundaki kararsızlığımı aşırı bularak bırakmam gerekiyor. Belleğim, uyanık durumdayken başımdan geçen olayları yaşamım boyunca birbiri ile birleştirmeye alışkınken, düşlerimi bağıntılama gücünde olmadığından, uyku ile uyanıklık arasında önemli bir ayrım görüyorum şu sıra. Gerçekten, eğer uyanıkken biri bana apansız görünüp birden yok olsaydı onu, gerçek birinden çok, uyurken zihnimde oluşanlara benzeyen bir görüntü gibi almam nedensiz olmazdı.”

“Geldikleri ve bulundukları yerleri seçikçe bildiğim şeyleri, onlardan edindiğim düşünüyü yaşamımın geri kalan bölümü ile hiçbir kesintiye uğramaksızın bağıntılayabiliyorsam, uykuda değil uyanıkken gördüğüme emin olmalıyım. Bütün duyumsamalarımı, belleğimi, zihnimi inceledikten sonra, gördüklerimden hiçbiri bana öbürlerine zıt bir şey bildirmiyor ise bu şeylerin gerçek olmasından kuşku duymamalıyım. Ayrıca, tanrının saltık aldatıcı olmamasından benim bu şeyler konusunda kesinkes aldanmış olmadığım sonucu da zorunlu olarak çıkarsanır.”

“Ama uğraşların zorunluluğu çoğun bizi şeyler konusunda dikkatlice incelemeden karar vermeye itiyor. Bu neden ile insanın bireysel şeyler konusunda çoğu zaman aldandığını söylemek zorundayız. En sonunda da doğamızın yetkin olmadığını ve güçsüzlüğümüzü onaylamamız gerekmektedir.”